Özgür Orhangazi
14 Haziran 2026
Mutlak butlan kararının uygulamaya konulmasıyla yeni bir siyasi rejim inşasında bir merhale daha aşılırken bir yandan da “devlet aklı” kavramı dolaşıma sokuldu ve kavram üzerine geniş bir tartışma başladı. Koray R. Yılmaz’ın bu haftaki yazısında ifade ettiği gibi “devlet aklı söyleminin en büyük avantajı yanlışlanamaz olmasıdır. Yanlışlanamayan her fikir gibi, taraftarlarına büyük bir zihinsel konfor sağlar. Karmaşık toplumsal süreçleri, çıkar çatışmalarını, sınıf mücadelelerini incelemek yerine görünmez bir iradeye başvurmak yeterlidir.” Odağımızı bu “görünmez irade”den ekonomi ilişkilerindeki görünenlere çevirdiğimizde ise karşımıza sıkışmış, yeni bir birikim modeli kuramayan bir ekonomik yapı çıkıyor.
Türkiye ekonomisinin içinde bulunduğu sıkışmayı yalnızca faiz, kur, enflasyon ya da Merkez Bankası kararları üzerinden okumak artık mümkün değil. Karşımızda daha yapısal bir tıkanma var. 2010’ların ortalarından itibaren yoğun dış sermaye girişlerine, kredi genişlemesine, inşaata ve tüketime dayalı büyüme modeli sınırlarına ulaştı; 2018 döviz kriziyle bu sınırlar görünür hale geldi; sonrasında ise farklı ekonomi politikası denemelerine rağmen yeni ve istikrarlı bir birikim modeli ortaya çıkmadı. Bu tıkanma, siyasal alandaki otoriterleşme eğilimi ve darbe benzeri müdahalelerle iç içe ilerliyor. Geniş toplum kesimlerine refah artışı sunamayan, ücretleri baskılamadan, kamusal varlıkları ve doğayı sermaye birikimine açmadan, muhalefeti ve örgütlü toplumsal itirazı sınırlamadan işleyemeyen bir ekonomik düzenin siyasal biçimi de giderek daha baskıcı hale geliyor. Türkiye kapitalizmi daha önce de benzer eşiklerden geçti: 1950’lerin sonunda, 1970’lerin sonunda ve 1990’ların sonunda yaşanan krizler, yalnızca geçici istikrar programlarıyla değil, daha kapsamlı yapısal dönüşümlerle sonuçlandı. Bugün de benzer bir dönemeçteyiz. Ancak bu kez dönüşümün yönü henüz tam olarak netleşmiş değil. Yine de son dönemde belirginleşen bazı eğilimlerden söz etmek mümkün. Bunları şimdilik beş başlık altında ele alabiliriz: ucuz emek rejimi, ilkel birikimin hızlanması ve yayılması, enerji-ticaret-lojistik hatları üzerinden konumlanma arayışı, savunma sanayiinin yükselişi ve Türkiye’nin bir tür vergi cenneti haline getirilmesi çabası.
- Ucuz emek: “Yapısal dönüşüm”ün emek boyutu en net olanı. Genel olarak ücretlerin baskılanması, geniş bir işsizler ordusu, uzun çalışma saatleri, güvencesiz istihdam, iş güvenliğinin hemen hemen hiç dikkate alınmadığı çalışma koşulları, kârlılığa en ufak zarar verebilecek her türlü sosyal harcamanın, kıdem tazminatlarının, emekli aylıklarının eritilmesi bu emek rejiminin ana hatlarını oluşturuyor ve bir bütün olarak ekonomik yapı bunun üzerine inşa ediliyor. Ucuz emek hem mevcut yapının tıkanmasının bir sonucu hem de yeniden yapılanmanın en önemli dayanaklarından birisi olarak karşımıza çıkıyor. Enflasyonun ücretleri aşındırması, işsizliğin disiplin aracı olarak çalışması ve sosyal hakların maliyet unsuru gibi görülmesi aynı bütünün parçaları.
- İlkel birikimin hızlanması ve yayılması: 2023 sonrasında hızlanan madencilik hamlesi süregiden yapısal dönüşümün önemli bir kısmını teşkil ediyor. 2024 başında 52 ili kapsayan 212 maden sahasının ihaleye açılmasıyla ülkenin neredeyse tümü maden arama sahası ilan edildi. Ormanlar, meralar, tarım arazileri, zeytinlikler ve köyler giderek daha fazla maden ruhsatı baskısı altına girdi. Bu yapılırken çevre mevzuatı hızla budandı, ÇED zorunluluğu fiilen devre dışı bırakıldı, yetki cumhurbaşkanlığında toplandı. Bu tabloya “acele kamulaştırma” mekanizmasını da eklemek gerekiyor. Kansu Yıldırım’ın gösterdiği gibi 2005’te yılda altı olan acele kamulaştırma kararı sayısı 2025’te 200’ün üzerine çıktı. Bu kararlar ağırlıklı olarak maden aramaları için verilirken hedef çoğunlukla küçük köylünün zeytinliği, bağı bahçesi oluyor. Oğuz Oyan’ın işaret ettiği gibi “kamulaştırma” kavramını ters yüz eden bu uygulamalarla kamu aslında mülksüzleştiriliyor. Esasında mülksüzleştirme yoluyla birikim mekanizmaları son dönemde Türkiye’de oldukça sert bir biçimde yaşanıyor.
- Enerji, ticaret rotaları ve lojistik: Son dönemin öne çıkan eğilimlerinden birisi enerji hatları, lojistik ve ticaret rotaları üzerinden öne çıkma çabası. Orta Koridor, Türk Akımı, yeni liman ve demiryolu yatırımları üzerinden Türkiye’yi bölgesel bir transit/lojistik merkezine dönüştürme söylemi/çabası belki son dönem politikaların en sofistike bileşenini oluşturuyor. Ancak bu yaklaşımının ekonomik içeriğini dikkatli okumak gerekiyor. Transit merkez olmak, değer üretmekten ziyade değer akışından pay alma anlamına geliyor. Geçiş ücretleri ve aktarma hizmetleri belirli bir büyüklük yaratacak olsa da sanayi üretiminin getirdiği teknoloji transferi, nitelikli istihdam ve kalıcı üretkenlik kazanımlarını ortaya çıkarmaz. Tabii tersi örnekler de mevcut. Lojistik merkez olmak bazı durumlarda sanayi kümelenmeleri, depolama, işleme, bakım-onarım, finansman, sigorta ve ticaret hizmetleriyle ek değer yaratabilir. Fakat bu model, Türkiye’nin kendi kontrolünde olmayan jeopolitik dengelere duyarlılığını artıracak bir gelişme olduğunu da vurgulamak gerekiyor.
- Savunma sanayii: Karşı karşıya olduğumuz yapısal dönüşüm eğilimlerinin önemli bir kısmını da son dönemde savunma sanayii çevresinde ortaya çıkan gelişmeler oluşturuyor. Bu alanda ihracat artıyor, bazı teknolojik kapasiteler oluşuyor. Savunma sanayii yoğun devlet desteğiyle büyüyen ve ticari piyasa mantığından büyük ölçüde kopuk bir sektör. Sektörün büyümesinin ana taşıyıcısı kamu alımları. Bu büyüme geniş ekonomiye yayılan bir teknolojik dönüşümü tetikleyecek boyuta en azından şimdilik gelmedi. Bu alanda bazı teknolojik kapasiteler oluşsa da bunların geniş ekonomiye yayılan, verimlilik artışı ve nitelikli istihdam yaratan bir sanayi dönüşümüne dönüşüp dönüşmeyeceği henüz belirsizliğini koruyor. Ancak bölgedeki ve dünyadaki gelişmeler göz önünde tutulduğunda savunma sanayii yatırımlarını önümüzdeki dönemde daha fazla konuşacağa benziyoruz.
- Vergi cenneti: Bu dört eğilime ek olarak geçtiğimiz günlerde bir dizi vergi kolaylığı devreye sokuldu. Bu vergi kolaylıklarının merkezinde son üç yılda Türkiye’de ikamet etmeyenlerin “yerleşik” sayılmak için Türkiye’ye geldiklerinde, yurt dışında elde ettikleri tüm gelirlerin 20 yıl boyunca gelir vergisinden muaf tutulması yer alıyor. Bununla birlikte yurt dışında biriktirilen servet ülkeye taşındığında vergilendirilmeyecek, bu kişilerin veraset yoluyla devraldığı mallar için vergi oranı yüzde 1’e düşürülecek. Aynı paket içinde transit ticaretten ve “nitelikli hizmet merkezlerinden” elde edilen gelirlerde yüzde 95-100 kurumlar vergisi indirimi de yer alıyor. Bu hamlenin yapısal döviz açığını da gözeterek ülkeye döviz çekme hedefiyle atıldığını tahmin etmek güç değil. Bunun vakit kazandırıcı geçici bir hamle mi yoksa yeniden yapılandırılan Türkiye ekonomisini bir yandan da bir vergi cenneti olarak tasarlayan bir adım mı olacağını göreceğiz.
Bu başlıkları nihai bir sınıflandırmadan ziyade ilk gözlemler olarak değerlendirmekte fayda var. Buradan tutarlı bir büyüme ve birikim modeli çıkıp çıkmayacağını ve içerdiği çelişkileri ayrıca tartışmak gerekiyor. Ancak şimdilik şu gözlemle yazıyı sonlandırabiliriz. Bu eğilimler nihai olarak geniş kesimlerin alım gücünü, haklarını ve doğal varlıklarını temel girdi olarak kullanan, büyük sermaye ve yabancı finans için getiri maksimize eden bir bütün oluşturuyor. Geçtiğimiz haftalarda yaşanan gelişmeler, bu modelin siyasi üstyapısının bölgesel güç arzularıyla birlikte nasıl şekillenmekte olduğuna dair ipuçları sunuyor.