Özgür Orhangazi
24 Mayıs 2026
Mutlak butlan kararı duyulur duyulmaz, bunun siyasi sonuçları kadar ekonomiye etkilerinin ne olacağı da tartışılmaya başlandı. Ekonomistler hızla borsaya ne olur, kur nereye gider, Merkez Bankası ne yapar, Şimşek’in bundan haberi var mıydı türünden yorumlara girişti. Görünen o ki Merkez Bankası’nın ve muhtemelen Varlık Fonu’nun müdahaleleriyle hafta ciddi bir sorun yaşanmadan kapatıldı. Fakat bu kararın orta ve uzun vadeli siyasi etkilerini de ekonomik sonuçlarını da öngörmek için erken olduğu kanaatindeyim. Ekonomik tahminler, genellikle, bilmediğimiz şeyleri biliyormuş gibi yapmaktan başka bir şey değildir. Hele siyasi belirsizliğin, jeopolitik risklerin ve finansal kırılganlıkların bu kadar iç içe geçtiği bir ortamda, birkaç günlük piyasa hareketlerinden yola çıkarak tahminde bulunmak yanıltıcı olur.
Yine de birkaç noktanın net olduğunu söyleyebiliriz. Birincisi ve en önemlisi, bütün bu yapılanlar yalnızca belirli bir siyasi düzeni değil, aynı zamanda belirli bir ekonomik düzeni korumaya dönük. Bu nedenle meseleyi yalnızca “piyasalar bu karara nasıl tepki verir?” sorusuna sıkıştırmak yanıltıcı olur. Asıl soru, böyle bir siyasi kararın hangi ekonomik düzeni ayakta tutmaya yaradığıdır. Çünkü Türkiye’de son yıllarda siyasal alan daraldıkça, ekonomik alan da daha dar bir sermaye çevresi lehine yeniden düzenleniyor. Emeğin ucuzlatıldığı, doğanın metalaştırıldığı, kamu kaynaklarının belirli sermaye gruplarına aktarıldığı ve rantın üretken yatırımların önüne geçtiği bir ekonomik düzenle karşı karşıyayız. Bu düzende yüksek enflasyon kalıcılaşıyor, geniş kesimlerin alım gücü düşüyor, işsizlik yaygınlaşıyor. Kamu kaynakları teşvikler, garantiler, ihaleler, vergi afları ve benzeri kanallar üzerinden belirli kesimlere aktarılırken, geniş toplum kesimleri yüksek fiyatlar ve düşük reel ücretler arasında sıkışıyor. Ülkenin neredeyse tamamı maden sahası ilan edilip yerli ve yabancı şirketlerin kullanımına açılıyor. Doğa varlıkları, kentler, enerji alanları ve kamusal kaynaklar giderek daha fazla sermaye birikiminin doğrudan konusu haline getiriliyor. Gelir ve varlık eşitsizliklerindeki artış ise bu düzenden sadece dar bir zümrenin faydalandığını açıkça gösteriyor. Böyle bir ekonomik düzenin güçlü bir muhalefet, demokratik denetim, yaygın sendikal örgütlenme, bağımsız yargı, özgür basın ve etkin yerel yönetimlerle birlikte sorunsuz biçimde sürdürülebilmesi neredeyse imkânsız. Dolayısıyla siyasi alanın daraltılması, ekonomik modelin dışında değil, tam merkezinde yer alıyor.
İkincisi, daha önce de defalarca vurguladığım gibi, bu ekonomi yönetiminin temel derdi hiçbir zaman enflasyonu kalıcı olarak düşürmek olmadı. Asıl amaç, Türkiye’ye yüksek faiz üzerinden döviz girişini sürdürmekti. Nitekim 19 Mart sonrasında yaşanan sarsıntıya rağmen bu düzen, rezerv satışlarıyla ve finansal istikrarı korumaya dönük çeşitli araçlarla ayakta tutulmaya çalışılıyor. Bunun maliyeti ise giderek artıyor. Yurtiçinde üretilen değerin giderek daha büyük bir kısmı dış sermayeye yapılan oldukça yüksek faiz ödemelerine gidiyor. Ancak yüksek faizle gelen döviz, kalıcı üretken kapasite yaratmadığı gibi, ekonomiyi giderek daha yüksek getiri sunmak zorunda kalan bir finansal döngüye hapsediyor. Her yeni siyasi sarsıntı da bu döngüyü sürdürmenin maliyetini yükseltiyor. Sistem, ekonomiye ve finansal yapıya kısa vadede mümkün olan en düşük hasarı vererek taşınmaya çalışılıyor. Varlık barışı, vergi kolaylıkları ve benzeri düzenlemeler de bu çabanın bir parçası olarak ortaya çıkıyor.
Üçüncüsü, 2023 seçimlerinden sonra göreve getirilen ekonomi yönetimi geniş bir kesim tarafından “rasyonel ve liyakatli” olduğu için desteklendi. Bazı muhalif analizler de bu yönetimin maliyeti yüksek olsa da birkaç yıl içinde enflasyonu aşağı çekebileceğini, sonrasında da 2026’ya doğru faiz indirimleriyle yeni bir “seçim ekonomisi”nin yolunu hazırlayacağını düşünüyordu. Bugün her iki yaklaşım da boşa düşmüş durumda. Döviz rezervlerindeki erime ve enflasyondaki katılık, kısa vadede faiz indirimleriyle yeniden büyüme odaklı bir rotaya girilmesini oldukça zorlaştırıyor. Yüksek seyreden cari açık, şirketlerin dış borçluluğu ve döviz açık pozisyonları, kurdaki herhangi bir oynaklığı ekonomi açısından riskli hale getiriyor. Dolayısıyla son üç yılda uygulanan politikalarla biriktirilen döviz rezervlerinin aslında bugünler, bu tür kırılma anları için biriktirildiği söylenebileceği gibi ekonomide beklenen başarı sağlanamayınca iktidarın devamı için siyasi alanda daha sert yollara sapıldığı da ileri sürülebilir. Muhtemelen bu iki süreç birbirini besliyor.
Dördüncüsü, bir dönem çok tartışılan ancak “rasyonel ve liyakatli” ekonomi yönetiminin göreve gelmesiyle neredeyse unutulan “demokrasi-ekonomik büyüme” ilişkisini Türkiye bağlamında yeniden düşünmek gerekiyor. Kendisini muhalif olarak konumlandıran birçok iktisatçı, 2023’te yeni ekonomi yönetimi göreve başladığında içinde yaşadığımız siyasi rejimi adeta paranteze alıp “rasyonel politikalara” destek verdi. Başlıca şikâyetleri ise bütçe açıklarının yeterince hızlı daraltılmamasıydı. Ekonomi politikalarının yalnızca faiz oranı, bütçe açığı ya da rezerv düzeyinden ibaret olmadığı neredeyse tamamen unutuldu. Demokrasi-ekonomi ilişkisini yalnızca “hukuk devleti olursa yabancı sermaye gelir” basitliğinde düşünmek çok eksik kalıyor. Demokratik bir ortamda ücret talepleri, çevre mücadeleleri, yerel itirazlar, vergi adaleti talepleri ve kamu kaynaklarının kullanımına ilişkin denetim daha güçlü biçimde gündeme gelir. Bu nedenle sermaye açısından demokrasi her zaman ve koşulsuz biçimde tercih edilen bir zemin değildir. Türkiye’de sermaye sınıfının önemli bir bölümü açısından sorun, otoriterleşmenin kendisinden çok, bunun kârlılığı, finansmana erişimi ve dış dünyayla ilişkileri nasıl etkilediği; rantların farklı sermaye kesimlerine ne ölçüde dengeli dağıtıldığıdır.
Bu bağlamda, küçüğüyle büyüğüyle, yerlisiyle yabancısıyla sermayenin, tek elden yönetilen bir ekonomi ve siyasi baskı ortamının kendilerinin kârlılığına ve ranta erişimine nasıl destek olduğuna odaklandığı söylenebilir. Başka bir deyişle, ücretlerin baskılandığı, sendikal örgütlenmenin zayıflatıldığı, çevresel itirazların bastırıldığı, kamu ihaleleri ve teşviklerin belirli kanallar üzerinden dağıtıldığı bir ortamdan azami faydayı elde etmeye. Rahatsızlık ise daha çok bu modelin finansal istikrarı ve uluslararası sermaye girişlerini tehdit etmeye başladığı noktada görünür hale geliyor. Sermaye açısından bakıldığında kısa vadeli kâr olanakları korunurken, uzun vadeli yatırım iştahı ve üretken kapasite giderek aşınıyor. Kısacası, siyasal baskı ile ekonomik kırılganlık aynı düzenin iki sonucu olarak karşımıza çıkıyor.
2018’den beri ekonomi, farklı müdahaleler, politika/ekip değişiklikleri ve geçici manevralarla bir şekilde idare edildi. Ancak bu, aynı oyunun sonsuza kadar sürdürülebileceği anlamına gelmiyor. Krizler, çoğu zaman, herkes beklerken değil, kimsenin beklemediği anlarda ortaya çıkar.