Özgür Orhangazi
9 Mayıs 2026
TÜİK’in geçtiğimiz hafta yayımladığı verilere göre Tüketici Fiyat Endeksi nisan ayında yüzde 4,18 artarken yıllık enflasyon yüzde 32,37’ye yükseldi. 2026’ya girerken Merkez Bankası’nın da orta vadeli programın da enflasyon hedefleri yüzde 16’ydı. Tabii bu hedefe inanan pek kimse yoktu ve yıl sonu enflasyonu tahminleri yüzde 20-25 aralığındaydı. ABD ve İsrail’in İran’a saldırmasıyla birlikte bu tahminler önce yüzde 25-30 bandına, ardından Hürmüz Boğazı’nda arz kesintisinin sürmesi ve başta petrol olmak üzere sanayi ve tarım girdilerinde fiyatların hızla artması ile de yüzde 30-35 bandına, yani sene başındaki hedefin iki katına, çıkarıldı. Ekonomi yönetiminin görevde üçüncü senesi dolmak üzereyken başlarda Şimşek’e destek verenlerin büyük bölümü de artık “program”ın başarısız olduğunu açıkça dillendirmeye başladı.
Peki enflasyon neden bir türlü ilan edilen hedeflere yaklaşmıyor? Sorunun savaşın etkileri dışında daha basit bir yanıtı var: çünkü ortada enflasyonu kalıcı biçimde düşürmeye çalışan bir ekonomi programı ve yönetimi yok. Enflasyon sadece bir talep ve beklenti sorunu olarak ele alınıyor. Hâlbuki enflasyonun kalıcılaşmasında ithal girdi bağımlılığı, kur beklentileri, yönetilen fiyatlar, kira ve hizmet fiyatlarındaki katılık, yüksek finansman maliyetleri ve oligopolistik sektörlerdeki fiyatlama davranışları birlikte rol oynamaktadır. Ama daha önemlisi, göreve ilk geldiği günden beri vurguladığım gibi, Şimşek yönetiminin esas olarak açıkça ilan edilmeyen iki amacı vardı. Birincisi, 2023’te giderek artmakta olan bir ödemeler dengesi krizi olasılığının önüne geçmek ve ekonominin döviz dengesini düzeltmek için dış yatırım çekmekti. İkinci amaç ise reel ücretlerin düşük tutulmasıydı.
Birinci amaç doğrultusunda TL cinsi finansal varlıklara yüksek reel getiri sunacak bir faiz-kur bileşimi oluşturulmaya girişildi. Böylelikle dış sermayeye, kur riskinin ekonomi yönetimi tarafından kontrol altında tutulduğu bir ortamda Türkiye’ye oldukça kârlı kısa vadeli finansal yatırımlar yapma şansı tanındı. Bunda sınırlı da olsa bir başarı sağlandı; oldukça yüksek maliyetle çok kısa vadeli yatırımcılar çekildi. Bu arada özellikle şirketler kesiminin yurtdışı borçlanmasını artırmasıyla da döviz girişi gerçekleşti.
Ancak kısa vadede ödemeler dengesi krizi riskini bertaraf etmeye yönelik bu yaklaşım ekonomiyi hızla kırılgan bir hâle getirdi. Uygulanan politika çerçevesinin döviz çıkışlarına karşı bu süreçte biriktirilen döviz ve altın rezervlerini satmak dışında bir mekanizması olmadığı görüldü. Bu kırılganlığın bir diğer boyutu da faizlerin yüksek olması ve kurun kontrollü bir biçimde artırılıyor olmasının dışarıdan borçlanabilen şirketleri hızla dış borçlarını artırmaya sevk etmesidir. Bugün reel sektörün hem yurtdışı borçları hem de yurtiçinde temin ettiği döviz cinsi borçlarla birlikte döviz açığının oldukça genişlediğini görüyoruz. Bu ise kurdaki olası bir yükselişi oldukça tehlikeli hâle getiriyor.
Uygulanan faiz ve kur politikasıyla bir yandan ithal girdi fiyatları kontrol altında tutulurken bir yandan da içeride kredilerin ve yatırımların daralmasıyla fiyat artış hızının düşeceği umut edildi. Burada klasik anlamda ilan edilmiş bir döviz kuru çıpası olmasa da kurun fiilen dezenflasyon çıpası olarak kullanıldığı bir yaklaşımdan söz edebiliriz. Döviz kuru çıpasına bağlı dezenflasyon programları daha önce birçok ülkede uygulanmış olsa da başarılı örnek sayısı pek fazla değildir. Ancak geçmiş örneklere baktığımızda bu tür programların ancak ekonomide kısa sürede bir çöküş yarattıkları örneklerde enflasyonun aşağı geldiğini görüyoruz. Ayrıca bu programlar genellikle 12 ila 18 aylık programlardı. Türkiye, 2000 senesinde IMF’nin doğrudan idaresi altında döviz kuru çıpasına dayalı bir dezenflasyon programı uygulamaya girişmiş ancak program daha ilk yılını tamamlamadan yaşanan sermaye çıkışları ile teklemiş, ikinci yılının başında ise büyük bir devalüasyona ve sert bir ekonomik krize yol açarak çökmüştü.
Daha önemlisi bu tür programların bir çıkış stratejisi olması gerekir. Yani kur üzerindeki kontrolün ne zaman ve nasıl gevşetileceğine dair kapsamlı ve detaylı bir stratejinin baştan belirlenmiş ve ilan edilmiş olması gerekir. Gerçi bu yapıldığında dahi, ki 2000 programının böyle bir çıkış stratejisi planı vardı, programların daha önce çökmesi de mümkündür. Bugünse bir çıkış stratejisi dahi ortada olmadığından ekonomi yönetimi yüksek faiz ve kontrollü kur çerçevesine hapsolmuş durumda ve önünde pek fazla seçenek yok.
Faiz indirimlerine gidilirse, kuru kontrol etmeye devam etmek döviz rezervlerinin hızla erimesine yol açacaktır. Kurun yükselmesine izin vermek ise enflasyonu yeniden hızlandıracak, döviz açığından kaynaklı kırılganlıkları tetikleyebilecek ve yüksek dış borçluluktan ötürü oldukça maliyetli olacaktır. Kurda kontrol kaybedilirse şimdilik tasarruflarını yüksek faizden ötürü TL’de tutan yerleşiklerin yeniden dövize yönelmesi de büyük bir tehlikedir.
Tam tersine yüksek faizlerle devam etmek ise finansman koşullarını daha da sıkılaştıracak, ekonomiyi yavaşlatıp iflasları artıracaktır. Ayakta kalan şirketler ise finansman maliyetlerindeki artışı fiyatlarına yansıtacağı için bu da enflasyonu besleyen yeni bir unsur haline gelecektir. Şurası unutulmamalı ki yüksek faizler bir yerden sonra, özellikle borçluluğun yüksek, işletme sermayesi ihtiyacının yoğun ve şirketlerin fiyatlama gücünün yüksek olduğu sektörlerde enflasyon sürecine katkı sunarlar. Fiyatlama gücüne sahip işletmeler açısından yüksek faiz, zamanla yalnızca talebi daraltan değil, maliyetleri ve dolayısıyla fiyatları artıran bir unsura dönüşür.
Enflasyon, özellikle de bizimki gibi kur, ithal girdi, piyasa gücü ve ücret pazarlığı kanallarının iç içe geçtiği ekonomilerde, sınıflar arası bölüşüm mücadelesinden bağımsız düşünülemez. Fiyatlama gücüne sahip işletmeler, maliyet artışlarını, kur beklentilerini, finansman giderlerini ve yüksek kâr marjlarını fiyatlarına yansıtabilirken, ücretliler ancak senede bir veya iki kere yapılan ücret ayarlamalarına mahkûm kalır. Enflasyonist ortamlarda avantajlı olanlar, fiyatını artırabilenlerdir. Nebati dönemi politikalarının enflasyona yol vermesiyle reel ücretler ciddi bir biçimde aşınmıştı. Şimşek yönetimi de enflasyonla mücadele bahanesiyle reel ücretleri düşük tutmaya çalıştı. Bir başka deyişle ücret artışları enflasyonun temel nedeni olmadığı hâlde, enflasyonla mücadele adı altında ücretler hedef alındı. Ücret artışları ne geçmişteki kayıpları telafi edecek kadar yüksek oldu ne de sonraki dönemin fiyat artışlarının üzerine çıkabildi. Böylelikle yüksek enflasyonun yarattığı bölüşüm kaybı çalışanların üzerinde kalıcılaştırıldı.
Dolayısıyla başlarda yüksek faiz politikalarını destekleyen ancak son dönemde “program”ın başarısız olduğunu iddia edenlerin aksine Şimşek’e fazla yüklenildiği kanaatindeyim. Şimşek, açıkça ilan edilmeyen bu iki hedefi açısından bakıldığında başarısız değil, tersine oldukça başarılı olmuştur. Bir ödemeler dengesi krizi riski çok yüksek maliyetle de olsa ötelenmiş, çalışanların reel ücretleri oldukça başarılı bir biçimde bastırılmış, finansal sermayenin kârlarına kâr katılmıştır. Enflasyonla mücadele retoriği de bu hedefleri gerçekleştirmek için faydalı bir işlev taşımıştır.
Tabii Şimşek’in bu başarılarını fazla da abartmamak gerekir, çünkü ücretlerin bu şekilde bastırılabilmesi esasen çalışanların örgütsüz ve dağınık olmasından, ücret pazarlığında yeterli bir güç ortaya koyamamasından kaynaklanmaktadır. Hem bundan hem ekonomi yönetiminin politikalarından cesaret alan bazı işletmelerin ise ücretleri bastırma işini abartarak hiç ücret ödememeye yöneldiğini Ankara’ya yürüyen madenciler vesilesiyle herkes gördü. Madenciler, aynı zamanda, hakların nasıl alınabileceğini de gösterdi.