Cehenneme bile kabul edilmeyenler

Özgür Orhangazi

3 Mayıs 2026

TÜİK’in Hanehalkı İşgücü Araştırması sonuçlarına göre Mart ayında işsiz sayısı bir önceki aya göre 96 bin kişi azalarak 2 milyon 873 bine düştü ve işsizlik oranı yüzde 8,1’e geriledi. Bu oldukça yüksek bir oran olmasına rağmen ekonomi yönetimi tarafından bir başarı olarak sunuladursun yayınlanan verilerin içinde çok daha düşündürücü bir gösterge bulunuyor. Zaman zaman “geniş tanımlı işsizlik” olarak da adlandırılan atıl işgücü oranı yeniden yüzde 30’un üzerine çıkarak yüzde 31,5’e ulaşmış durumda. 

Bu iki oran arasındaki farkı hatırlatmakta fayda var. İşsizlik oranı, aktif olarak iş aradığı halde iş bulamayanların işgücü içerisindeki oranını gösteriyor. Atıl işgücü oranı ise, işsizlere ek olarak potansiyel işgücünü ve zamana bağlı eksik istihdamı da hesaba katıyor. Potansiyel işgücü, iş aramadığı halde çalışmak isteyen ve kısa sürede işbaşı yapabilecek olanları ya da iş aradığı halde kısa süre içinde işbaşı yapamayacak durumda olanları kapsıyor. Zamana bağlı eksik istihdam ise kısmi zamanlı çalıştığı halde daha fazla çalışmak isteyen ve buna hazır olanları içeriyor. Dolayısıyla bu iki oran arasında fark olması normal. Fakat grafikte de açıkça görüldüğü üzere bu fark son yıllarda giderek açılıyor. Yani işsizlik oranı düşerken, işsizlik sorunu ortadan kalkmıyor, tam tersine biçim değiştirerek ağırlaşıyor. İnsanlar ya iş aramaktan ümitlerini kesiyor ya da kısmi zamanlı işlerle yetinmek zorunda kalıyor ve geçinebilmek için düşük ücretli, güvencesiz, düzensiz işlere razı oluyor. 

Kaynak: TÜİK İşgücü İstatistikleri

Eğer bu verilerde ciddi bir ölçüm sorunu yoksa ortada oldukça vahim bir tablo var. Birincisi, hemen hemen üç senedir uygulanan yüksek faiz politikası, enflasyonu hedeflenen seviyelere indirmekte başarılı olamadığı gibi kitlesel işsizliğin artmasına da eşlik etmiş görünüyor. Ekonomi yönetimi uzun süredir talebi baskılamaya, kredi koşullarını sıkılaştırmaya, ücretleri düşük tutmaya ve dış sermaye girişlerini teşvik edecek bir makroekonomik çerçeve kurmaya çalışıyor. İşsizlik oranına bakıldığında tam olarak görülmese de atıl işgücü oranı bu programın toplumsal maliyetinin giderek ağırlaştığına işaret ediyor. 

İkincisi, bunlar Mart verileri. Dolayısıyla son dönemde yoğunlaşan savaş ve jeopolitik gerilimlerin enerji fiyatları, dış ticaret, sermaye hareketleri, turizm gelirleri ve beklentiler üzerinden yaratabileceği olumsuz etkiler henüz bu tabloya bütünüyle yansımış değil. Dolayısıyla mevcut durumun önümüzdeki dönemde daha da kötüleşmesi olası. 

Üçüncüsü, kısa vadeli konjonktürel gelişmeleri bir yana bırakırsak karşımızda yapısal bir sorun var. Talebi kısmaya yönelik bir dezenflasyon politikası uygulanırken, yatırım ufkunun daralması ve istihdam yaratma kapasitesinin sınırlanması şaşırtıcı değildir. Ancak uzun dönemli bakıldığında da Türkiye ekonomisi büyümeye devam etse de uzunca bir süredir bu büyüme yeterli, nitelikli ve güvenceli istihdam yaratamıyor. Ekonominin üretim yapısı ithalata bağımlı, verimlilik artışı sınırlı, sanayi politikası zayıf ve büyüme çoğu zaman inşaat, düşük verimli hizmetler ve kısa vadeli sermaye girişleri üzerinden ilerliyor. Böyle bir yapıda büyüme olsa bile, bu büyümenin geniş kesimlere düzgün işler olarak dönmediği açık. Salt ekonomik açıdan bakıldığında bile muazzam bir kaynak israfı bu. Milyonlarca insanın çalışma kapasitesi, becerisi, enerjisi, üretkenliği atıl hâlde bir kenarda çürütülüyor. 

Dördüncüsü, aslında atıl işgücü oranı dahi durumun vahametini tam olarak göstermiyor. Çünkü Türkiye’de işgücüne katılım oranı oldukça düşük. Özellikle kadınların işgücüne katılımının düşüklüğü, işsizlik meselesini bu oranların gösterdiğinden çok daha kötü bir hale getiriyor. Mart ayında işgücüne katılma oranı erkeklerde yüzde 70,8 iken kadınlarda yalnızca yüzde 35,3. Atıl işgücü oranı bu sorunun bir bölümünü görünür kılsa da ev içi bakım yükleri, uygun iş yokluğu ve toplumsal baskılar nedeniyle çalışma hayatının bütünüyle dışına itilmiş kadınları tam olarak yansıtmaya yetmiyor.

Nihayetinde bu veriler, devasa bir yedek işgücü ordusunun farklı biçimlerde yeniden üretildiğini gösteriyor. Bu yedek işgücü ordusu, kenarda pasif bir biçimde bekleyen bir nüfus olmaktan ziyade ücretlerin, çalışma koşullarının ve emek disiplininin belirlenmesinde doğrudan rol oynayan bir mekanizma olarak görülmeli. İş bulamayanlar, yarı zamanlı çalışmak zorunda kalanlar, iş aramaktan vazgeçenler, güvencesiz ve her an daha kötü koşullarda çalışmaya hazır hale getirilenler bir bütün olarak çalışanların pazarlık gücünü aşağı iten büyük bir basınç oluşturuyor. Düşük ücretlerin, güvencesiz çalışma koşullarının, uzun çalışma saatlerinin ve işyerlerinde artan baskının bu kadar kolay norm haline getirilebilmesinin ardında da önemli ölçüde bu yedek işgücü ordusunun genişliği yatıyor. Yani sadece bir orandan değil çalışan herkesin ücretini düşük tutan, çalışma şartlarını ağırlaştıran, itiraz kapasitesini ve geleceğe dair güven duygusunu eksilten bir toplumsal güç ilişkisinden söz etmemiz gerekiyor. Yüzde 31,5’luk atıl işgücü, ücretleri açlık sınırında tutmanın ve itiraz edeni “kapıdaki milyonlarla” tehdit ederek emek disiplinini en sert haliyle tesis etmenin bir aracı oluyor. 

Buna rağmen Türkiye’de ekonomi tartışmaları yıllardır birkaç başlığa sıkıştırılmış durumda. Faiz kaç olmalı, döviz kuru nerede tutulmalı, döviz rezervleri ne seviyede, yabancı yatırımcı ne zaman gelir, kredi notu ne olur? Elbette bunlar önemsiz başlıklar değil, fakat atıl işgücü oranının yüzde 31,5’a ulaştığı bir ülkede, ekonomi tartışmasının merkezinde istihdamın, ücretlerin, çalışma koşullarının, sosyal hakların ve üretim yapısının olması gerekmez mi?

Bugün ihtiyaç duyulanın yalnızca enflasyonu düşürmeye ya da yabancı sermaye çekmeye odaklanmış dar bir ekonomi programı değil tam istihdamı, insanca ücretleri, güvenceli çalışmayı, kadınların eşit katılımını, sendikal hakları ve üretim yapısının dönüşümünü merkeze alan başka bir iktisadi akıl olduğu açık. Geniş kesimlerin refahını gözeten tutarlı bir ekonomi programının olmadığı bir yerde, makroekonomik istikrar tartışmaları da kısır kalıyor ve işsizlik sorunu hak ettiği ilgiyi almıyor. Emeğin yoğun sömürüsüne ve doğanın talanına dayalı bir ekonomik yapı içerisinde bir yandan yabancı yatırımcıların parasını çekme, diğer yandan Türkiye’yi bölgesel bir lojistik ve üretim üssü haline getirme hayalleri kuruluyor. Bu hayallerin içinde devasa yedek işgücü ordusu da muhtemelen bir avantaj olarak görülüyor. 

Türkiye ekonomisi düşük ücretler, uzun çalışma saatleri ve güvencesiz ağır çalışma koşullarıyla çalışanların büyük çoğunluğuna bir cehennemden fazlasını sunmuyor. Daha kötüsü, milyonlarca insanı bu cehenneme bile kabul etmiyor, son derece vahşi bir biçimde dışlıyor. Toplumun oldukça geniş bir kesiminin ekonomik hayata katılamamasının sosyal ve siyasal anlamının yeterince tartışılıp anlaşılmadığı; toplumsal dışlanmanın, ümitsizlik ve çaresizliğin sonuçlarının henüz tam olarak görülmediği ise açık.  

Leave a comment