Özgür Orhangazi
4 Nisan 2026
Merkez Bankası Başkan Yardımcısı Cevdet Akçay’ın bir toplantıda kamuoyuna yansımaması kaydıyla dile getirdiği sözlerin basında yer alması, para politikası ve Merkez Bankası’nın konumu üzerine yeni bir tartışma başlattı. Tartışmanın en çok gündeme gelen boyutu, Akçay’ın, maliye politikası genişlemeci bir yola girerse Merkez Bankası’nın daha sıkı para politikasıyla enflasyon hedefini korumaya çalışacağı yönündeki sözleriydi. Ancak bana kalırsa asıl dikkat çekici olan başka bir cümlesiydi. Akçay, asgari ücret ile enflasyon ilişkisine değinirken “asgari ücreti yüksek bir yere çekeyim en azından işçi kurtulsun’ demek dünyanın en kötü fikri” ifadesini kullanıyordu.
Dünyada bir kötü fikirler sıralaması yapılsa, asgari ücreti artırarak çalışanların durumunu bir miktar düzeltmenin bu sıralamada yer bulamayacağı açık. Ama bu ifade, bir dil sürçmesi ya da münferit bir gaf olarak değil, uygulanan ekonomi politikalarının sınıfsal mantığının açık bir ifadesi olarak görülmeli. Çünkü Akçay’ın yürütücülerinden biri olduğu ekonomi politikaları açısından ücret artışları gerçekten de istenmeyen bir sonuçtur. Nitekim geçtiğimiz senelerde Merkez Bankası, asgari ücret artışlarının sınırlandırılması gerektiğini belirten bir mektup da kaleme almıştı.
Elbette belirli koşullar altında ücret artışlarının maliyetler üzerinden fiyatlara yansıması ve hatta enflasyonu tetiklemesi olasıdır. Ama Türkiye’de son dönemde yaşanan yüksek enflasyonun temel belirleyeninin ücret artışları olmadığı açıktır. Ücret artışları enflasyonu geriden izlemekte; çoğu durumda da onu telafi etmekten uzak kalmaktadır. Asgari ücret artışlarının etkilerine bakan çalışmalar da bu artışların genellikle iddia edildiği kadar belirleyici enflasyonist sonuçlar doğurmadığını gösteriyor. Benzer biçimde, asgari ücret artışlarının istihdam üzerinde de çoğu zaman öne sürüldüğü kadar ağır bir kayıp yaratmadıkları görülüyor. Son yılların enflasyonu daha çok kur geçişkenliği, ithal girdi bağımlılığı ve yüksek kâr marjlarıyla şekillendi; yani ortada klasik anlamda bir aşırı talep enflasyonu da yoktu. Enflasyon bir kez yükselmeye başladıktan sonraysa fiyatlama gücü olan tüm işletmeler üretilen toplam değerden daha fazla alma yarışına girerek fiyatlarını yükseltmeye başladı.
Buna rağmen yüksek faizle talebin bastırılacağı ve böylece enflasyonun düşürüleceği yaklaşımı, neredeyse tek geçerli politika çerçevesi gibi sunuldu. Bu yaklaşım, ders kitaplarında yer alan şematik modellerin evrensel doğrular gibi ele alınmasıyla ve kendisini tek meşru uzmanlık dili olarak sunan bir söylemle birlikte dolaşıma sokuldu ve benimsendi. Oysa, Türkiye ekonomisi gibi bir dizi yapısal soruna sahip, oldukça büyük ve karmaşık bir yapıyı faiz ve kur gibi iki değişkenle idare etmeye çalışmanın kendisi bir sorundu.
Aslına bakılırsa, 2023 ortasından itibaren ekonomi yönetiminin önceliği enflasyonu kalıcı biçimde düşürmekten ziyade iki alanda yoğunlaştı: ülkeye dış sermaye girişini yeniden hızlandırmak ve ücretli çalışanların önceki dönemde yaşadığı reel gelir kayıplarını kalıcılaştırmak. Başka bir deyişle, programın temel dayanaklarından biri ülkeye döviz çekmekse diğeri de reel ücretleri mümkün olduğunca baskı altında tutmaktı. Eğer asıl amaç gerçekten enflasyonla mücadele olsaydı, Türkiye’de fiyat artışlarını hangi sektörlerde, hangi mekanizmalarla hangi aktörlerin sürüklediğine dair daha ciddi, somut ve tutarlı bir program ortaya konulması gerekirdi.
Enflasyonun üzerinde bir faiz oranı belirlenirken kur artışının enflasyonun altında tutulmasının temel amacı, yüksek ve görece garantili getiri sunarak dışarıdan sermaye çekmek oldu. Nitekim bu politika kısa vadeli sermaye girişlerini teşvik etti, döviz rezervlerinde de geçici bir toparlanma sağladı. Ama aynı süreç içeride yüksek faize, dışarıda ise döviz cinsi borçlanmaya dayanan daha kırılgan bir yapı üretti. Sonuçta dış borçlar oldukça hızlı bir biçimde artarken reel sektörün döviz pozisyonu açığı hızla genişledi. Üstelik bu modelin maliyeti de küçümsenecek gibi değildi. Dış sermayeye yapılan yüksek faiz ödemelerine ek olarak TL’nin reel olarak değerlenmesi ve servet eşitsizliğinin derinleşmesi yurtdışına servet çıkışını hızlandırdı. İran savaşıyla birlikte ortaya çıkan ekonomik şoklar, rezervlerdeki toparlanmanın sıcak para girişlerine ne kadar bağlı olduğunu da açık biçimde gösterdi.
Ne var ki enflasyonda beklenen ciddi düşüş bir türlü gelmedi. TL’nin reel olarak değerlenmesinin fiyat artışlarını aşağı çekmesi beklendi; hatta bunun herkes tarafından da böyle beklenmesi beklendi. Nitekim Akçay yine aynı konuşmada eski Fed başkanı Bernanke’ye atıfla “merkez bankacılığının yüzde 98’i beklenti yönetimidir; rakamlar sadece yüzde 2’dir” de diyordu. Yani merkez bankacılığı neredeyse tamamen “beklenti yönetimi”ne indirgenirken enflasyonda hedefler tutmadıkça sorun, ekonominin yapısal dinamiklerinde değil, beklentilerini Merkez Bankası’nın beklediği yönde değiştirmeyen reel sektör ve hanehalkında arandı.
Burada mesele kişilerin samimi olup olmadıkları değil. Akçay ve bu çizgiyi savunan ekonomistler muhtemelen doğru bildiklerini yapmaya çalışıyor. Sorun, doğru bildiklerinin tekrar tekrar gerçeklikle sınanıp yetersiz kalmasına rağmen aynı çerçevenin ısrarla korunması. Hedeflere ulaşmaktaki her başarısızlık yeni bir mazeretle açıklanıyor: devralınan enkazın büyüklüğü, ilk başta faizlerin yeterince yukarı çekilmemiş olması, maliye politikasının yeterince destek vermemesi, yapısal reformların eksik kalması… Şimdi bunlara bir de savaşın yarattığı dış şoklar eklenecek.
Oysa iktisat disiplini açısından incelenmesi ve açıklanması gereken önemli bir olgu ortada duruyor: TL’nin reel olarak bu kadar değerlenmesine ve reel ücret artışlarının bu ölçüde sınırlanmasına rağmen fiyat artış hızının istenen ölçüde yavaşlamamış olması. Bu, kullanılan modellerin Türkiye ekonomisindeki fiyat oluşum süreçlerini açıklamakta yetersiz kaldığını gösteriyor. Özellikle hizmetler başta olmak üzere birçok alanda fiyatları yukarı çeken başka dinamikler olduğu görülüyor. Yüksek enflasyon ortamında fiyatlama gücü olan kesimler toplam gelirden daha büyük pay almaya çalışırken, bunun maliyeti en güçsüz ve en kırılgan kesimlere, yani ücretlilere yükleniyor. Böyle bir tabloda asgari ücret artışını “dünyanın en kötü fikri” ilan etmek, bir gaf değil, uygulanan politikaların kimin aleyhine işlediğinin açık bir itirafıdır.