Sürekli kriz, sürekli darbe!

Abstract geometric sculpture made from interlocking concrete blocks on an open dusty site

Özgür Orhangazi

31 Mayıs 2026

Geçtiğimiz hafta “mutlak butlanın politik ekonomisi” üzerine bazı gözlemlerde bulunmuş ve siyasal baskı ile ekonomik gidişatın aynı düzenin iki sonucu olarak karşımıza çıktığını vurgulamıştım. Bu hafta meseleye biraz daha uzun vadeli bir perspektiften bakarak bazı notlar düşmek istiyorum. Bir süredir ekonomi üzerine tartışmalar büyük ölçüde enflasyon ile faiz ve kur politikalarına sıkışmış görünüyor. Türkiye ekonomisi, döviz cinsi gelir ve giderleri bir türlü denkleşmeyen, sürekli cari açık veren ve yeterli dış sermaye girişi olmadığında bir kur krizi riskiyle karşı karşıya kalan bir ekonomi. Kuru kontrol etmeden enflasyonu kontrol altına almak mümkün görünmezken bunun için ya yüksek faizle sermaye girişlerini teşvik etmek ya da rezervleri kullanmak gerekiyor. Bunun sınırına gelindiğinde aynı noktaya dönülüyor: kur baskısı artıyor, enflasyon kalıcılaşıyor, dış finansman ihtiyacı büyüyor, şirket bilançoları kırılganlaşıyor ve bir ödemeler dengesi krizi ihtimali beliriveriyor. 

Aslına bakılırsa, 2010’ların ortalarından bu yana aynı sıkışmışlığın içerisindeyiz. Yüksek dış sermaye girişlerine ve kredi genişlemesine dayalı büyüme modeli, uluslararası finansal koşulların değişmesi ve kendi yarattığı kırılganlıklarla sınırlarına varıp 2015’ten itibaren teklemeye başlamış ve 2018’de bir döviz krizine yol açmıştı. O günden bu yana kâh faiz yükseltilerek, kâh döviz rezervleri kullanılarak durum idare edilmeye çalışıldı. Bir dönem düşük faiz, kredi genişlemesi ve rezerv satışlarıyla büyüme sürdürülmeye çalışıldı; ardından yeniden yüksek faiz, sıcak para ve kontrollü kur bileşimine dönüldü. Fakat yapısal bir dönüşüm ortaya çıkmadığı için faiz-kur kıskacından da çıkılamadı. 

2010’ların ortalarından beri açık olan şey, ekonomide bir yapısal dönüşümün gerekliliği ve kaçınılmazlığı. Bu noktaya ilk kez gelinmiyor. Türkiye kapitalizmi, büyük döviz krizleri ve tıkanmalar sonrasında üç önemli yapısal dönüşüm geçirdi. 1950’lerin sonundaki kriz, 1958 istikrar programı ve 1960 darbesinin ardından planlama ve ithal ikameci sanayileşme döneminin önünü açtı. 1970’lerin sonundaki kriz, 24 Ocak kararları ve 12 Eylül darbesiyle dışa açık, ihracata dayalı, emeği disipline eden neoliberal birikim rejimine geçişin zemini oldu. 1990’ların sonundaki tıkanma ise 2001 programıyla dünya ekonomisiyle ticari ve finansal entegrasyonun derinleşmesine, bağımsız merkez bankacılığının, mali disiplinin ve dış sermaye girişlerine dayalı büyüme modelinin kurumsallaşmasına yol açtı. 2010’ların ortalarından itibaren yaşanan tıkanma ise benzer açıklıkta ve bütünlüklü bir dönüşüm (henüz) üretemedi. 

1950’lerin sonunda Demokrat Parti iktidarının dış borçlanma ve ithalata dayalı büyüme modeli tıkanmıştı. Döviz yokluğu, ithalat darboğazları, yüksek enflasyon ve dış finansman sorunu ekonomiyi kilitlemişti. 1958 istikrar programı ve ardından gelen 1960 darbesi, yalnızca bir siyasi iktidar değişimi değil, aynı zamanda yeni bir ekonomi politikası çerçevesinin önünü açtı. 1960’ların planlı kalkınma dönemi, ithal ikameci sanayileşmenin kurumsallaştığı, Devlet Planlama Teşkilatı’nın merkezi rol oynadığı, sanayi sermayesinin iç pazar üzerinden büyüdüğü bir dönemi başlattı. Bu dönüşüm, savaş sonrası dünya kapitalizminin genel çerçevesiyle uyumluydu. Bretton Woods düzeni, sermaye hareketlerinin görece kontrol altında olduğu, kalkınmacı devletlerin meşru görüldüğü, planlama ve sanayileşme politikalarının birçok ülkede kabul gördüğü bir uluslararası ortam yaratmıştı. Türkiye’deki dönüşüm de bu küresel bağlamın dışında değildi.

1970’lerin sonunda ise ithal ikameci modelin sınırlarına gelinmişti. Döviz darboğazı derinleşmiş, sanayi üretimi ithal girdiye bağımlı yapısıyla tıkanmış, dış borçlar çevrilemez hale gelmiş, enflasyon yükselmişti. Dünya ekonomisi de aynı dönemde büyük bir dönüşümden geçiyordu. 1970’lerin krizi, petrol şokları, kâr oranlarındaki düşüş, Bretton Woods düzeninin çöküşü ve finansal serbestleşmenin yükselişiyle birlikte Keynesyen/kalkınmacı çerçeve yerini neoliberal politikalara bırakmaya başlamıştı. 24 Ocak 1980 kararları bu uluslararası dönüşümün yerli ifadesi oldu. Kur ayarlamaları, ihracat teşvikleri, ücretlerin baskılanması, kamu harcamalarının kısılması, dışa açılma ve finansal serbestleşmenin ilk adımları bu programla atıldı. Ancak bu programın uygulanabilmesi için yalnızca ekonomik kararlar yeterli değildi. Emeğin örgütlü gücünün kırılması, sendikaların etkisizleştirilmesi, ücretlerin disipline edilmesi, siyasal muhalefetin bastırılması gerekiyordu. 12 Eylül darbesi bu nedenle yalnızca siyasal rejimi değil, sınıf ilişkilerini ve sermaye birikim modelini de yeniden düzenledi.

1990’ların sonunda yaşanan kriz ise 1980 sonrasında kurulan dışa açık modelin yeni bir tıkanma anıydı. 1990’lar boyunca yüksek kamu açıkları, yüksek faiz, kısa vadeli sermaye girişleri, kırılgan bankacılık sistemi ve istikrarsız koalisyon hükümetleri ekonomiyi krizlere açık hale getirmişti. 1994 krizi bu kırılganlığın ilk büyük işaretiydi. 2000-2001 krizi ise sistemi bütünüyle sarstı. Ardından gelen program, yalnızca kısa vadeli bir istikrar programı değildi. Bankacılık sistemi yeniden yapılandırıldı, Merkez Bankası bağımsızlığı kurumsallaştırıldı, mali disiplin ekonomi politikasının merkezine yerleştirildi, kamu harcamaları ve sosyal politika alanı yeniden düzenlendi, tarım destekleri tasfiye edildi, özelleştirmelerin önü açıldı. Bu dönüşüm de uluslararası konjonktürden bağımsız değildi. 1990’lar ve 2000’lerin başı, sermaye hareketlerinin serbestleştiği, bağımsız merkez bankacılığının ve mali disiplinin neredeyse evrensel reçete haline geldiği, IMF ve Dünya Bankası programlarının çevre ülkelerde ekonomi yönetiminin temel çerçevesini belirlediği bir dönemdi.

Bu üçüncü dönüşüm bir askeri darbe ile değil, fakat yine tepeden, teknokratik bir program olarak ve geniş toplumsal tartışma kanalları kapatılarak “15 günde 15 yasa” dayatması eşliğinde gerçekleşti. Uygulanan program, toplumun geniş kesimlerinin tercihleriyle değil, uluslararası finans kuruluşlarının, büyük sermayenin ve ekonomi bürokrasisinin öncelikleriyle şekillendi. Ardından AKP iktidarı bu programı devraldı ve bol küresel likidite koşullarında kredi genişlemesine, dış sermaye girişlerine, inşaata, özelleştirmelere ve tüketim artışına dayalı yeni büyüme modelini siyasal olarak tahkim etti. 2000’lerin büyüme hikâyesi, büyük ölçüde bu küresel likidite bolluğunun ve 2001 sonrasında kurulan kurumsal çerçevenin üzerinde yükseldi.

Türkiye kapitalizminin üç büyük dönüşümünün ortak özellikleri net: Her biri ağır bir dış ödeme kriziyle tetiklendi, küresel konjonktürün yapısal yön değişikliğiyle uyumlu biçimde şekillendi ve hiçbirisi demokratik kanallardan geçmedi.

Yakın tarihe bu gözle baktığımızda, 2015’ten bu yana bir yandan sürekli bir kriz riski altında, bir yandan da kesintisiz bir “darbe” süreci içinde yaşadığımız söylenebilir. 2015 seçimlerinin yenilenmesi, “çökertme planı”nın devreye sokulması, 2016’daki başarısız darbe girişimi ve ardından gelen OHAL süreci, 2017’de mühürsüz oylarla başkanlık rejimine geçiş, 2019 İstanbul seçimlerinin iptali ve tekrarlanması, 2023 seçimlerinde devlet olanaklarının iktidar lehine seferber edilmesi, 2025’te İmamoğlu’na yönelik yargı operasyonu ve nihayet 2026’daki mutlak butlan kararı bu zincirin son halkaları. Ortada klasik anlamda tek bir darbe anı olmasa da seçimlerin, hukukun, yargının, güvenlik aygıtının ve ekonomi yönetiminin sürekli olarak olağan siyaset alanını daraltacak biçimde kullanıldığı uzun bir süreç var. Bu süreç “anayasızlaştırma” ya da “süreklileştirilmiş olağanüstü hâl” biçiminde de tanımlanabiliyor. Hukukun askıya alındığı her durum ve daraltılan her demokratik alan aynı zamanda kur-enflasyon girdabının faturasını alt sınıflara yıkabilmenin, emeği daha da güvencesizleştirmenin ve yürütülen muazzam servet transferine karşı yükselebilecek toplumsal itirazları daha doğmadan bastırmanın siyasal tahkimatını mümkün kılıyor. Türkiye kapitalizmi bugün yeni bir yapısal dönüşüm arıyorsa, bu arayış da yine demokratik bir tartışma zemini üzerinde değil, sürekli bir kriz tehdidi altında ve sürekli darbe benzeri siyasal müdahaleler eşliğinde şekilleniyor.

————–  

Not: Kansu Yıldırım’ın geçtiğimiz hafta yayınlanan yazısını bu gözle okumanızı öneririm. 

Leave a comment