Özgür Orhangazi
26 Temmuz 2026
Geçtiğimiz hafta İstanbul Sanayi Odası (İSO) tarafından “Türkiye’yi Bekleyen Tehlike: Erken Sanayisizleşme” gündemli bir toplantı düzenlendi. İSO başkanı toplantıda yaptığı konuşmada Türkiye’nin sanayileşmesini tamamlayamadan hizmet sektörü ağırlıklı bir ekonomiye dönüşmekte olduğunu belirtirken erken sanayisizleşme tehlikesi karşısında uzun vadeli bir sanayi politikasına duyulan ihtiyacı vurguladı.
Erken sanayisizleşme kavramı bir süredir iktisat literatüründe yer etmiş bir kavramdır. Kalkınma iktisadı ve yapısal dönüşüm çalışmaları, imalat sanayisinin üretim ve istihdam içindeki payının ülkelerin gelir düzeyi yükseldikçe önce arttığını, yüksek gelir düzeylerine ulaşıldığında ise gerilemeye başladığını göstermektedir. Sanayinin ekonomik ağırlığının azalırken hizmetlerin öne çıktığı bu dönüşüm genellikle sanayisizleşme olarak adlandırılmaktadır. Sanayileşme kalkınmanın temel aşamalarından biri olarak görülürken sanayisizleşme kavramı daha çok yüksek gelir düzeyine ulaşmış ülkelerde gözlenen hizmetler ağırlıklı büyüme sürecini tanımlamak için kullanılmaktadır. Buna karşılık, özellikle Afrika ve Latin Amerika’daki imalat sanayisinin üretim ve istihdam içindeki payının yüksek gelir düzeyine ulaşılmadan gerilemeye başlaması literatürde erken sanayisizleşme olarak tanımlanmaktadır.
Türkiye’de imalat sanayisinin GSYH içindeki payının yüzde 30 düzeylerine yaklaşmadan, henüz yüzde 20 civarındayken düşüşe geçmesi, 2010’lu yıllarda Türkiye’nin de bir erken sanayisizleşme sürecine girip girmediği yönünde tartışmalara yol açmıştı. Bugün imalat sanayisinin ekonomideki payına baktığımızda çarpıcı bir tabloyla karşı karşıyayız. Pandemi öncesinde yüzde 18 civarında olan imalat sanayisinin GSYH içindeki payı, daha sonra yükselişe geçerek 2021’in sonunda yüzde 23,6’ya kadar çıkmıştı. Ancak 2020 sonrasında bu payda ortaya çıkan yükselişin uzun soluklu olmadığı görülüyor. Pandemi döneminde mal talebinin artması, sonrasında TL’nin hızla değer kaybetmesi ve düşük faiz politikasına geçilmesi paydaki artışın bir süre daha devam etmesini sağlamıştı. Ne var ki 2022’nin ortalarından itibaren dönemsel yükselişlere rağmen belirgin bir gerileme eğilimi ortaya çıktı. Pandemiye özgü koşulların ortadan kalkması ve göreli fiyatların değişmesiyle başlayan bu geri çekilme, 2023 ortasından sonra yüksek faizler, TL’nin reel olarak değerlenmesi ve iç ve dış talepteki zayıflamayla daha görünür hale geldi. Açıklanan son GSYH istatistiklerine göre 2026’nın ilk çeyreğinde imalat sanayisinin GSYH içindeki payı yüzde 14,9’a gerileyerek son dönemin en düşük seviyelerinden birine indi.

İmalat sanayisinin cari fiyatlarla hesaplanan GSYH payındaki düşüş, tek başına sanayisizleşmenin kanıtı olarak görülemez. Ancak bu düşüş reel üretimdeki durgunlaşma ve istihdam kaybıyla birlikte gerçekleştiği ölçüde Türkiye açısından ciddi bir yapısal zayıflamaya işaret ediyor. Nitekim TÜİK’in ana iktisadi faaliyet kollarına göre yayımladığı zincirlenmiş hacim endeksine baktığımızda, imalat sanayisinin reel üretim hacminin dalgalı bir seyir izlemekle birlikte aynı dönemde kayda değer bir artış göstermediğini görüyoruz. İmalat sanayisi istihdamında da benzer bir eğilim var. İmalat sanayisinin toplam istihdam içindeki payı 2022’de yüzde 20’ye çıktıktan sonra gerilemeye başladı ve 2025’te yüzde 18,7’ye düştü. 2024’te imalat sanayisinde ortalama 6,28 milyon kişi çalışırken bu sayı 2025’te 6,09 milyona gerilemiş durumda. Başka bir ifadeyle, imalat sanayisi durgunlaşırken ve toplam ekonomik faaliyet içindeki ağırlığı azalırken sektörün istihdam yaratma kapasitesi de zayıflıyor. Son veriler, artık yalnızca istihdam payının değil, imalat sanayisinde çalışanların sayısının da düşmeye başladığını gösteriyor.
Peki bu gerilemeyi nasıl değerlendirmek gerekiyor? Kanımca meseleyi konjonktürel ve yapısal olmak üzere iki düzeyde ele almak gerekir. Konjonktürel düzeyde, yüksek faiz politikasına geçilmesiyle finansman maliyetlerinin artması ve TL’nin reel olarak değerlenmesiyle ihracatçıların fiyat rekabetinin zayıflaması öne çıkıyor. Son aylara ilişkin göstergeler iç talepte de bir ivme kaybı yaşandığına işaret ederken dış talepteki durgunluk ve ihracat pazarlarındaki kayıplar imalat sanayisi üzerindeki baskıyı artırıyor.
Ancak bugünkü gerilemeyi yalnızca son üç yıldaki para ve kur politikalarıyla açıklamak mümkün değil. Türkiye’de 1980 sonrasında doğrudan sanayileşmeyi merkeze alan politikalar geri çekilirken sanayi politikası daha dolaylı, parçalı ve teşvik ağırlıklı bir nitelik kazandı. 2001 sonrasında ise makroekonomik istikrar önceliği altında finans, inşaat ve hizmetler öne çıktı. Sanayileşme, bütünlüklü bir kalkınma stratejisinin merkezine yerleştirilemedi.
İmalat sanayisinin durgunlaşmasının Türkiye ekonomisi açısından kritik önem taşımasının bir başka nedeni de ihracatın çok büyük bir bölümünün bu sektörden gelmesi. Dolayısıyla zayıflayan bir imalat sanayisi, ihracat kapasitesini ve ihracat gelirlerinin artışını sınırlayarak ekonominin dış denge sorununu daha da ağırlaştırma potansiyeli taşıyor.
Bu noktada kimilerinin önerdiği gibi TL’nin yeniden değer kaybetmesine izin verilmesi de tek başına bir çözüm değildir. Bu öneriyi savunanlar, ihracatçı şirketlerin gelirleri döviz üzerindenken ücretler ve kiralar gibi giderlerinin önemli bir bölümünün TL cinsinden olduğuna dikkat çekiyor. Enflasyonun döviz kurundan daha hızlı arttığı dönemlerde ihracatçıların fiyat rekabetinin zayıfladığını vurguluyorlar. Ancak kur yükseldiğinde, üretimdeki ithal girdi payının yüksekliği nedeniyle maliyetler de hızla artıyor. TL’nin değer kaybetmesi ihracatçıya kısa vadede bir miktar rahatlama sağlayabilir. Fakat ithal girdi bağımlılığı ve yüksek kur geçişkenliği nedeniyle kur politikası tek başına kalıcı bir sanayileşme stratejisinin yerini tutamaz. İmalat sanayisindeki erimeye yalnızca kurun yükselmesine izin vererek çözüm bulmak mümkün görünmüyor.
Önümüzdeki dönemde dünyadaki belirsizlikler ve jeopolitik riskler artarken ABD ile Çin arasındaki rekabetin sertleşmesi de sanayi politikalarının ve devletçiliğin yeniden yükselişine yol açıyor. Altyapıların, ticaret yollarının, finansal akımların, enerji kaynaklarının ve teknolojik kapasitenin birer mücadele aracına dönüştüğü bu ortamda devletler üretim yapılarını yeniden şekillendirmeye çalışıyor. Geçtiğimiz haftaki yazıda özetlediğim gibi Türkiye’de de “savunma” sanayisinde bu devletçiliğin izlerini sürmek mümkün.
Türkiye’nin kısır para politikası tartışmalarının dışına çıkıp yeni bir sanayi politikası oluşturması artık bir zaruret halini almış durumda. Nitekim başta sözünü ettiğim toplantıda İSO Başkanı Bahçıvan da “Türkiye’nin bugünkü en temel ihtiyacı, sanayi sektörünün ana yapısal sorun ve ihtiyaçlarına bütünlüklü şekilde, uzun vadeli bir bakış açısıyla yanıt verecek kapsamlı bir sanayi politikası çerçevesidir” vurgusunu yapıyordu. Ancak nasıl bir sanayi politikası sorusu, en az sanayi politikasının kendisi kadar önem taşıyor. Ücretleri baskılayarak, çalışma koşullarını ağırlaştırarak ve şirketlere yeni vergi indirimleriyle teşvikler sağlayarak kurulacak bir rekabet rejiminin geniş kesimlere sunacağı fazla bir şey olmadığı açık.