Veri, güç ve sermaye

Kısacası, bugün dijital tekellerin yarattığı önemli dönüşümler, kapitalizmin sona erdiğini değil, daha yoğun bir tekelci-rantiye kapitalizme evrildiğini gösteriyor. Sosyal bilimlerde yeni kavramlar hep cazip olmuştur. Ancak iktisadi ve politik yönelimleri doğru okumak istiyorsak, değişenin içinde değişmeyeni de görmek gerekir. Bu da ancak bu süreklilikler üzerine inşa edilecek bir dönüşüm perspektifiyle anlam kazanabilir.

Dijital tekeller ve rant

Özgür Orhangazi 4 Ekim 2025 Tekno-feodalizm yahut neo-feodalizm yaklaşımının açıklamaya çalıştığı ana mesele, büyük teknoloji şirketlerinin ve özellikle dijital platformların son dönemde eriştiği tekel gücü ve bu gücün getirdiği rantlardır. Bu tekelleşmenin arkasında üç ana neden bulunmaktadır. Birincisi, patent, telif ve marka korumaları gibi fikri mülkiyet hakları, dijital platformların ve büyük şirketlerin bir yandan yenilikleri … Continue reading Dijital tekeller ve rant

Dijital çağda kapitalizmin dönüşümü: Tekno-feodalizm tartışmalarına giriş

Son yıllarda bu tartışmalarda öne çıkan yeni bir kavram ise “tekno-feodalizm” ya da “neo-feodalizm” oldu. Buna göre dijital platformlar, kapitalizmin klasik kâr, rekabet ve sermaye birikimi mantığından koparak, rant, tekelcilik ve siyasal kontrol üzerine kurulu yeni bir düzene doğru evrilmesine yol açmaktadır. Kapitalizmin hareket yasaları giderek tanınmaz hale gelmekte ve rekabet ve kâr maksimizasyonu, artı-değerin yeniden yatırımı ve üretici güçlerin kesintisiz gelişimi gibi kapitalizmin temel dinamikleri yerini rant arayışı, kaynakların yağmalanması ve dijital platformların kurduğu siyasal-ekonomik denetime bırakmaktadır. Peki gerçekten bildiğimiz kapitalizmin sonuna geldik ve yeni bir toplumsal formasyona mı geçiyoruz? Yoksa öldüğü ilan edilen şey, aslında hiç yaşamamış olan idealize edilmiş bir kapitalizm mi?

Enflasyonla mücadelenin politik ekonomisi

Kısacası, orta vadede finansal kırılganlık sürekli artar, dış sermayeye bağımlılık kronikleşir. Bir noktada şu ya da bu sebepten yurtdışından yeterince döviz girişi olmadığında döviz kurunu artık kontrol edemezsiniz, kur yeniden hızla yükselir, dış yükümlülüklerin ağırlığı artar. Ne bu noktaya ne zaman ve nasıl gelineceğini tam olarak öngörmek ne de bir kez gelindiğinde geri dönmek mümkündür. Kurun artmasını engellemeye merkez bankasındaki döviz rezervlerini piyasaya sürerek kontrol edeyim dediğinizde bir bakarsınız ki 128 milyar dolar kısa sürede buharlaşmış bile. Kur artmaya başlayınca da enflasyon yeniden yükselişe geçer, Kırmızı Pazartesi göndermeli yazılar yazılmaya başlar.  Sonuçta olan, önce enflasyon yüzünden sonra da enflasyonla mücadele bahanesiyle reel gelirleri düşürülen işçilere, memurlara, hizmet fiyatlarını artırma gücü olmayan serbest çalışanlara, emeklilere, işsiz kalanlara, iş bulamayanlara olur.

Satılık köprü!

Özgür Orhangazi 13 Eylül 2025 Ekonomi gündemi oldukça hızlı bir biçimde değişiyor. Son bir ayda, Merkez Bankası yeni enflasyon hedeflerini açıkladı, bazı vergiler artırıldı, kur korumalı mevduat (KKM) sistemi tasfiye edildi, Orta Vadeli Program (OVP) açıklandı ve politika faiz oranı bir miktar aşağı çekildi. Bu arada Şimşek ve ekibinin “enflasyonla mücadele”ye başlamalarının üzerindense iki seneden fazla … Continue reading Satılık köprü!

Neden planlama? -2

Aslına bakılırsa alternatif bir ekonomi politikası çerçevesinin teknik olarak mümkün olması ile pratikte neye benzeyeceği farklı şeylerdir. Sadece faiz-kur politikalarına odaklanan ve içeriği belirsiz bir “yapısal reformlar gerekiyor” söyleminin eşlik ettiği ekonomi tartışmalarına karşı alternatif ekonomi politikalarının teknik olarak mümkün ve gerekli olduğunu sekiz yazılık bir dizide tartışmış oldum. Ancak alternatif ekonomi politikalarının hayata geçirilip geçirilemeyeceğini belirleyecek olan şey nihayetinde toplumsal güç dengeleri olacaktır. 

Neden planlama? -1

Aslında dev şirketlerin her biri, fabrikalardan lojistik devlerine, kaynak tahsisini, üretim eşgüdümünü, talep öngörüsünü algoritmalar ve veriye dayalı sistemlerle yürütüyor. Başka bir deyişle kapitalizm, üretimi ve dağıtımı sadece piyasa mekanizmalarına bırakmıyor; kendi içinde hiyerarşik ve merkezi bir planlama düzeni de işletiyor. Kapitalist planlama, bugünün teknolojik olanaklarını en yoğun kullanan alanlardan biri haline gelmiştir. Şirketlerin tedarik zinciri yönetimi, yalnızca ürün taşımayı değil; neyin, nerede ve ne zaman üretileceğini ve hangi fiyattan satılacağını belirleyen bir planlama sistemidir. Bu kararlar, geçmiş satış verilerinden algoritmalar aracılığıyla çıkarılan talep tahminlerine ve stok optimizasyonlarına dayalıdır. Yani burada söz konusu olan şey, serbest piyasa dışında, tam da planlamanın özüne tekabül eden karar mekanizmalarının yoğun bir biçimde işlemesidir.

Neden kamuculuk? -2

Orta vadede atılması gereken bir diğer adım ise ölçek ekonomilerinden ötürü sadece az sayıda firmanın kârlı bir biçimde var olabildiği oligopol yapılı sektörlerin tespit edilmesi ve bu sektörlerde de yatırımların kamu kontrolüne alınması olacaktır. Bu tür sektörlerde kamu müdahalesi, sadece düzenleyici değil, kamusal üretici aktörlerin devreye sokulması yoluyla da olabilir. Özellikle stratejik önemdeki sektörlerde bu tür kamusal varlıklar hem fiyatların denetlenmesi hem de arz güvenliğinin sağlanması için önemlidir.

Neden kamuculuk? -1

Bugün Türkiye’de nüfusun önemli bir bölümü, temel ihtiyaçlara erişimde ciddi sorunlar yaşamaktadır.  Bunun arkasında sadece ücret artışlarının fiyat artışlarının gerisinde kalması ve dolayısıyla reel ücretlerin erimesi değil, aynı zamanda eğitim, sağlık, ulaşım, barınma, gıdaya erişim ve bakım hizmetleri gibi temel hakların tedarikinin büyük ölçüde piyasaya bırakılması yatmaktadır. Oysa, herkesin belirli mal ve hizmetlere erişim hakkı olduğu, 1948 tarihli Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nde çok açık bir biçimde yer almaktadır. Bildirge’nin 25. maddesi, herkesin kendisi ve ailesi için sağlık ve refahı sağlayacak bir yaşam düzeyine — gıda, giyim, konut ve sağlık hizmetleri dâhil — hakkı olduğunu belirtir. Bu temel insan hakkının piyasaya terk edilmesi, toplumsal hakların değil, bireysel alım gücünün belirleyici olduğu bir yapının ortaya çıkmasına neden olmuştur. Hâlbuki bu alanlarda üretimin kamu eliyle, planlı ve kapsayıcı biçimde sağlanması hem ekonomik etkinliği artıracak hem de toplumsal eşitsizlikleri azaltacaktır.

Döviz açığı ve olası çözümler

Döviz açığı, kısa vadeli müdahalelerle çözülebilecek bir sorun değildir. Ancak, üretim yapısında dönüşümü merkeze alan bütüncül ve kararlı bir programla, orta ve uzun vadede aşılabilir. Bu sorunu çözemeyen bir program, ekonomiyi sürekli dış şoklara açık ve kırılgan bir hâle mahkûm edecek ve dolayısıyla ya uluslararası finansal sermayenin istekleri doğrultusunda dönüşler yapılmak zorunda kalınacak ya da üretimin kritik ithal girdilerinin tedariğinde zorluk yaşanacaktır.

Alternatif ekonomi politikalarına giriş

Öncelikle vurgulanması gereken şudur ki Türkiye ekonomisinin karşı karşıya bulunduğu sorunlar, kısa vadede çözülebilecek sorunlar değildir. Bunların üstesinden gelecek, geniş kesimlerin refah ve özgürlüğünü artıracak ve daha demokratik bir toplumu mümkün kılacak bir ekonomi programının öncelikle neoklasik iktisadın kurgusal dünyasından çıkması ve neoliberal ekonomi politikası ezberlerini bir yana bırakması şarttır. Böyle bir programın makroekonomik ufku, şu üç ana unsur üzerinden inşa edilmelidir: (1) Üretim ve bölüşüm ilişkilerini tamamen piyasanın insafına terk etmekten vazgeçilmeli, üretim ve bölüşüm toplumun ihtiyaçları doğrultusunda organize edilmelidir; (2) bunu yapmanın ilk adımlarından birisi kamusal mal ve hizmetlerin üretimi ile tekel vasfı taşıyan sektörlerdeki üretimin toplumsallaştırılması ve doğrudan kamunun idaresi altına alınması olacaktır; (3) bu da ekonomiye dair kararların alınmasında katılımcı planlama ve denetleme yöntemlerinin geliştirilmesini gerektirmektedir. 

Yapısal çıkmazlar, hatalı tespit ve değerlendirmeler

Meselenin yapısal kökenlerini doğru tespit etmeyen analizler nihai olarak “rasyonalite”ye dönüşten ve içeriği ile çalışma mekanizmaları belirsiz bir “yapısal reformlar” söyleminden öteye geçemez hale gelmiştir. Bu yaklaşımın ekonomi üzerine tartışmalarda hakim olması nihayetinde hem iktisatçılar hem siyasetçiler için bir sıkışmışlık ortaya çıkarmıştır. Önümüzdeki hafta bu tartışmayı bu durumdan çıkış için alternatif bir makroekonomik politika çerçevesinin hangi ana unsurları içermesi gerektiği üzerinden sürdürmeyi planlıyorum.

Alternatif ekonomi politikaları neden tartışılmıyor?

Türkiye ekonomisinin yapısal sorunlarını tespit eden ve alternatif bir politika çerçevesini tartışmaya açan pek yok. Bunda yukarıda bahsettiğim neoliberal makroekonomi çerçevesinin bilimsel bir doğru olarak kabul edilmesinin payı oldukça büyük. Ancak, daha önce de belirttiğim gibi bu politika çerçevesinin çoktan sonuna geldik. Dünya ekonomisi büyük değişimlerin eşiğinde. Böyle geçiş dönemleri, aynı zamanda eski ezberlerin yıkıldığı, fırsatların ve risklerin arttığı dönemlerdir. Böylesi dönemlerde alternatif ekonomi politikalarının tartışılmasının önemi de artıyor. Önümüzdeki yazılarda bu konuyu tartışmaya açmaya çalışacağım. 

Faiz indirimleri başlarsa ekonomi toparlanır mı?

Şimşek “programı”ndan beklenen ekonomik büyümeyi istikrarlı bir rotaya sokmasıydı. Ancak geldiğimiz noktada bunun sağlanamadığını görüyoruz. Ekonomik yeniden üretimin istikrarlı bir biçime kavuşamadığı şartlarda, siyasi iktidarın mevcut toplumsal düzeni yasal ve ideolojik olarak yeniden üretmesi de giderek zorlaşır. Bu ise daha fazla yasa dışına çıkmayı ve daha fazla şiddeti kaçınılmaz hale getirir.

Sanayi ABD’ye döner mi?

Trump ve ekibinin içerideki politika çerçevesi üç ana unsurdan oluşuyor: Savunma harcamaları dışındaki kamu harcamalarını -özellikle sosyal güvenlik harcamalarını- kısmak, şirketlerin ve varlıklı kesimlerin vergilerini düşürmek ve başta finans sektörü olmak üzere birçok alanda düzenlemeleri tasfiye ederek yeni bir deregülasyon dalgası başlatmak. Bu üç unsurun uluslararası ticarete kısıtlamalar getirerek belli alanlarda üretimi yeniden ABD’ye çekme hedefiyle ne ölçüde uyumlu olduğu tartışmalı.

ABD-Çin rekabeti üzerine

 Kısacası, belirsizliklerin giderek artacağa bir dünyaya doğru ilerliyoruz. Trump yönetiminin ayrıntıları enine boyuna düşünülmüş bir programla ilerlemediği açık. Ancak, kural temelli dünya düzenini güç, hiyerarşi ve egemenliğin keyfi olarak kullanılacağı bir sisteme dönüştürmek ABD’nin uzun vadede egemenliğini korumak için gerekli görülüyor. 

Neoliberalizmin sonu ne anlama geliyor?

Bugün “neoliberalizm” kavramı kimi tartışmalarda işe yarasa da asıl odağın kapitalizmin kendisi olması gerektiğini yeniden hatırlamak gerekiyor. “Neoliberalizm bitti mi bitmedi mi?” sorusu, kapitalizmin özündeki sınırsız kâr ve büyüme mantığını ve bu mantığın sonuçlarını tartışmanın önüne geçmemeli. Bugünkü ekolojik çöküş, bakım krizleri, şirket kurtarmaları, borç patlaması ve finans balonları; belirli bir “neoliberal” politika setinin ötesinde, kapitalizmin emeği ve doğayı sömürmek için sürekli yeni yollar icat eden yapısal işleyişinin sonuçları olarak görülebilir. Dolayısıyla tartışmayı neoliberalizm başlığına hapsetmektense, kapitalist rekabetin ve kâr baskısının güncel dinamiklerinin bu tahribatı nasıl derinleştirdiğine odaklanmak şart.

Gidişat ve bizi bekleyenler

İkinci senesini doldurmak üzere olan yüksek faiz politikası ne enflasyonu hedeflenen seviyeye indirmekte ne de yeterli dış sermaye çekip ekonominin döviz dengesini sağlamakta başarılı olabildi. Son açıklanan enflasyon verileri, 2025 yıl sonu enflasyon hedefinin TÜİK hesaplarıyla dahi tutmasının artık mümkün olmadığını gösteriyor. Oysa sene başında ücret artışlarının bu hedeflenen enflasyona göre yapılması sağlanmıştı. Orta ve uzun vadede sorunları çözmeye girişecek bir ekonomik program ise ne iktidar ne de muhalefet tarafından ortaya konulabilmiş durumda.

Reel sektörün döviz açığı

Şimşek “programı” mevduat dolarizasyonunu aşağı çekmekle övünedursun borç dolarizasyonunu hızlandırmış. Borç dolarizasyonu, mevduat dolarizasyonundan daha tehlikelidir. Kur dalgalanmaları ya da ihracat gibi döviz kazandırıcı faaliyetlerde beklenmedik bir daralma, şirketlerde bilanço uyumsuzluğuna yol açabileceği gibi bu döviz cinsi kredileri sağlayan bankaları da zor durumda bırakabilir. Dolayısıyla hem reel sektörün hem bankacılık sektörünün risklerini ve döviz kuru şokları karşısında kırılganlığını artırır. Ülkeye döviz çekmek amacıyla uygulanan yüksek faiz politikası, çok kısa vadeli spekülatif sermaye girişlerine yol açsa da dış sermaye girişleri yetersiz kaldı, enflasyonda hedeflenen düşüş elde edilemedi ve faiz oranları da 19 Mart sonrası yeniden yükseltilmek zorunda kalındı. Bu veriler, Şimşek “programı”nın sadece enflasyonu düşürmekte başarısız olmakla kalmayıp aynı zamanda ekonomideki kırılganlıkları artırdığını da gösteriyor. 

Sona yaklaşırken…

Şimşek “programı”nda sona yaklaşıldığını 10 Ocak’ta nedenleriyle birlikte yazmıştım. 19 Mart sonrası yaşananlarla birlikte “program”ın başarısız olduğu ve raf ömrünü doldurduğu giderek daha fazla iktisatçı tarafından dillendirilmeye başladı.

Faiz artışı işe yarayacak mı? 

Bu faiz kararı özellikle yurtiçi yerleşiklerden gelen döviz talebini bir süre kısabilse bile ekonomik durgunluk yayılacak, ödenemeyen krediler, iflaslar ve işsizlik artacak. Bunca maliyete karşı enflasyonda kayda değer bir düşüş beklemek için de ortada bir neden görünmüyor.

Trump ne yapmaya çalışıyor?

"Though this be madness, yet there is method in't.” Bu deliliğin arkasında bir yöntem var mı?  Trump yönetiminin ana hattı, dünyada genel olarak ABD sermayesinin çıkarlarını ve teknolojik üstünlüğü korumaya çalışmak ve içeride ABD sanayisini güçlendirirken bölüşüm çubuğunu daha fazla sermaye lehine bükmek olarak beliriyor. Gidişat bu yönde devam ederse, dünya ekonomisini kısa vadede ekonomik büyümede bir yavaşlama ve enflasyonda bir artış bekliyor. Uluslararası finansal sistemdeki dolar hegemonyasına ne olacağı ile küresel üretim zincirlerinin nasıl dönüşebileceği konuları ise ayrı bir tartışmanın konusu. 

Ekonomide yeni rota (mı?)

Son gelişmeler gösterdi ki Şimşek programıyla da az gittik uz gittik ve dönüp baktık ki bir arpa boyu yol gitmişiz. Şunu akılda tutmak gerekir ki henüz çok sert bir yabancı çıkışı ve yerellerden çok güçlü bir döviz talebi görmedik. Uzun tatil sonrası gelişmelerin ne yönde seyredeceği bir yandan ekonomi yönetiminin devreye soktuğu tedbirlerin ne kadar işe yarayacağına bağlıyken ekonomi yönetiminin hangi rotaya yöneleceğini de bu gelişmeler belirleyecek. Her halükarda ekonomiyi kısa vadede daha yüksek enflasyon, beklenenden daha yüksek faiz, daha düşük büyüme ve daha fazla ödenemeyen borç riski bekliyor olacak. 

“Rasyonel” politikalar sermaye kaçışını hızlandırıyor mu?

Türkiye ekonomisi finansal olarak da dünya ekonomisiyle tam entegre olmuş durumda. Bu da ülkedeki zengin ve varlıklı kesimlerin ellerindeki sermayenin bir kısmını kolaylıkla yurtdışı yatırımları için kullanmaları sonucunu veriyor. Son dönemde özellikle yurtdışı borsalara ve kripto varlıklara yatırımın kolaylaşmasının da bunda etkisi olduğu düşünülebilir. 2000 sonrası döneme bir bütün olarak baktığımız zaman her 100 dolarlık dış sermaye girişine karşı yurtiçinde yerleşiklerin ortalama 26 doları yurtdışına çıkardığını görüyoruz. 2014-2024 arasında ise ülkeye giren her 100 dolarlık dış sermaye yatırımına karşılık ortalama 44 dolarlık bir çıkış var. 

Prof. Dr. Aziz Konukman’a Armağan: Türkiye Ekonomisinin Serencamı

Türkiye ekonomisinin dünya ekonomisine entegrasyon biçimlerini sorgulayan, planlı, dengeli ve eşitlikçi bir büyüme perspektifine yönelik politikaların geliştirilmesi ve geniş destek bulması için bir süre daha bekleyecek gibi görünüyoruz. Orta ve uzun vadede dış sermaye girişlerine olan bağımlılık, yüksek ithalat oranları, sanayide düşük verimlilik, düşük teknolojili emek yoğun üretim, tarımsal üretimdeki gerileme, gelir ve varlık eşitsizliği, yoksulluk gibi sorunları ele alan bir politika çerçevesinin ortaya çıkma olasılığı şu an için ufukta görünmemektedir. Türkiye kapitalizminin yapısal sorunlarının bedelini emeğe ödeten mevcut programlara alternatif olarak, yapısal sorunları çözmeye yönelik, emekten yana ve eşitlikçi ekonomi politikalarının tasarlanıp uygulanması mümkündür. Ancak bunun gerçekleşmesi için, bu politikaları talep eden ve destekleyen güçlü bir toplumsal ve siyasal dinamiğin varlığı gerekmektedir. Dolayısıyla, sorun sadece “rasyonalite” veya “liyakat” değil, aynı zamanda politik güç meselesidir

Cari açıkta dengelenme ya da yabancının getirdiği döviz nereye gidiyor?

2024’ün ilk 9 ayında yurtiçinde yerleşikler mevduat, portföy yatırımı ve doğrudan yatırım kanallarından 29,8 milyar dolar yurtdışına çıkarmış. Yani Şimşek’in yüksek faizler ve çeşitli taahhütlerle ülkeye çektiği dövizin yarıdan fazlası Türkiye’den sermaye çıkışını finanse etmiş. 2024'ün ilk 9 ayında yurtdışına yaklaşık 21.5 milyar dolar kâr payı ve faiz ödemesi yapılmış. Aynı dönemde Türkiye'ye giren toplam dış sermaye 51.8 milyar dolar. Yani ülkeye giren yabancı sermayenin yaklaşık yüzde 40'ını kâr payı ve faiz ödemesi olarak geri vermişiz!

Enflasyon meselesi üzerine birkaç not – 2

TÜİK enflasyonu

Türkiye’de genel ücret seviyesi de geniş kitlelerin alım gücü de halihazırda hayli düşürülmüş durumda. Şimşek’in dezenflasyon programı ise çalışanlara 2025’te sadece beklenen enflasyon kadar ücret artışı yapılmasını savunarak bir anlamda “reel gelirlerinizde yaşanan düşüşün kalıcı olmasını kabul edin, bu enflasyon meselesi sulh içerisinde çözülsün” demeye getiriyor.