Özgür Orhangazi
20 Aralık 2025
İktisat literatüründe asgari ücret, devlet tarafından yasal olarak belirlenen ve işverenin bir çalışana ödemesi gereken en düşük ücret düzeyi olarak tanımlanır. Asgari ücretin bir çalışanın temel ihtiyaçlarını karşılayabilecek düzeyde olması ve düşük vasıflı, genç, kadın veya diğer dezavantajlı gruplar için etkili bir koruma sağlaması beklenir. Türkiye’de ise asgari ücret çoktandır bu anlamda bir asgari ücret olmaktan çıkmıştır.
Birincisi, yapılan çalışmalar göstermektedir ki özel sektörde çalışanların hemen hemen yarısı asgari ücret veya onun yakınlarında bir ücret almaktadır. Dolayısıyla asgari ücretten bahsederken artık en alt düzeydeki ücretten değil fiilen çalışanların çok büyük bir bölümünün aldığı ücretten bahsediyoruz.
İkincisi, asgari ücret çoktandır asgari geçim standartlarını karşılamaktan uzaklaşmıştır. Örneğin, Kasım 2025 verilerine göre Türk-İş bekâr bir işçinin aylık yaşam maliyetini 38.752 TL, dört kişilik bir ailenin açlık sınırını ise 29.828 TL olarak tahmin ederken şu anda geçerli asgari ücret 22.105 TL’dir.
Peki Türkiye’de asgari ücret neden bu kadar düşük ve neden bu kadar yaygın? Bunun arkasında ülke ekonomisinin yapısal sorunları ve izlenen politikalar bulunmaktadır. Asgari ücretin bu kadar düşük ve yaygın olması aynı zamanda ekonomideki verimsizlik ve yapısal tıkanıklıkların da bir göstergesidir. Düşük ücretler ve yüksek işsizlik oranları, ekonominin yeterli ve nitelikli istihdam yaratma kapasitesinin düşük olduğunu gösteriyor. Ücretlerin baskılanması, birçok işletmenin düşük ücretlere dayanarak varlığını sürdürmesine olanak tanıyor. Emek maliyetinin ucuz olması, şirketlerin teknolojiye ve verimlilik artışına yatırım yapma baskısını da azaltıyor.
Türkiye ekonomisinin dünya ekonomisine eklemlenme biçimi de bunda rol oynuyor. Uzun yıllardır uluslararası piyasalarda rekabet gücü büyük ölçüde ucuz emek gücü üzerinden korunmaya çalışılıyor. İhracata dayalı sektörler düşük ücret avantajına bel bağlarken ithalata bağımlı üretim yapısı da yüksek katma değerli üretime geçişi zorlaştırmış durumda. Hâlbuki mevcut sistem içerisinde dahi alternatif bir strateji mümkündü: Rekabeti emeği ucuzlatarak değil, gerekirse kârlılığı bir miktar düşürerek, yani sermayenin bir miktar fedakârlığı ile sürdürmek. Ne var ki yıllardır tercih edilen yol, sermaye çıkarlarını maksimize etmek için asgari ücretleri asgari geçim düzeyinin dahi altında tutmak oldu. Bu tercih, sadece yoksulluğu yaygınlaştırmıyor; aynı zamanda artan servet ve gelir eşitsizliği ile toplumsal yapıyı da zedeliyor.
Asgari ücret artışları gündeme geldiğinde ise buna karşı öne sürülen beylik birkaç argüman var. Bunlardan biri, asgari ücret artırıldığında bazı işletmelerin bu ücretleri ödeyemeyeceği iddiası. Halbuki asgari geçim seviyesinde bir ücreti dahi ödeyemeyecek işletmeler gerçekten varsa bunların kapitalist piyasa şartlarında “verimli ve etkin” oldukları da söylenemez. Yaşanabilir bir ücret seviyesinde istihdam dahi sağlayamayan bir kapitalist sistemin, kendi kavramlarıyla bile asgari meşruiyetini yitirdiğini rahatlıkla söyleyebiliriz.
Son birkaç senede ise asgari ücret artışının enflasyonla mücadeleye zarar vereceği söylemi yaygın olarak dolaşıma sokuluyor. Oysa Türkiye’deki mevcut enflasyon dinamiklerine baktığımızda bu iddianın dayanaksız olduğu görülür. Türkiye’de enflasyon, büyük ölçüde kur üzerinden tetiklenen maliyet artışları ve tekelci/oligopolcü firma davranışları kaynaklı. Nitekim son yıllarda yüksek enflasyon ortamında ücretler bastırılırken dahi fiyatlar artmaya devam etti. Yani mesele “ücretler arttı, enflasyon oldu” kadar basit değil; mesele, kimin ne kadar kârdan vazgeçtiği (ya da vazgeçmediği) meselesi.
Diğer bir standart argüman da asgari ücret artışlarının işsizliği artıracağı savıdır. Daha önce yaptığımız bir çalışmada, 2016’da asgari ücrette yapılan yüksek reel artışın dahi istihdamda belirgin bir düşüşe yol açmadığını göstermiştik. Öte yandan, Türkiye gibi ücretlerin çok düşük bir tabanda sıkıştığı bir ekonomide, asgari ücretin insanca yaşama yetecek seviyeye çekilmesinin işsizlik yaratmaktan ziyade iç talebe katkı sunarak orta vadede yeni istihdam imkanları doğurması daha olasıdır.
Ancak nihayetinde asgari ücretin sefalet düzeyinde kalması, sadece ekonomik tercihlerin değil, siyasi güç dengelerinin bir yansımasıdır. Tarihsel ve güncel deneyimler bize gösteriyor ki asgari olsun olmasın tüm ücret seviyeleri nihayetinde toplumsal güç dengelerinin bir ifadesidir. Bir ekonomide emeğin pazarlık gücü ne kadar düşükse ücretler de o kadar düşük olur ve gelir dağılımı da o doğrultuda şekillenir. Emekçilerin bu denli korunaksız olması, onların örgütlülüğünün ve siyasal temsilinin zayıflığıyla doğrudan ilgilidir. Sendikalaşma oranlarının düşüklüğü, var olan sendikaların birçoğunun gerçek anlamda çalışanların çıkarlarını temsil etmekten oldukça uzak olması, mücadeleci sendikalarınsa yeterince güçlenememesi bunun temel nedenlerinden birisidir.
Emeğin güçsüzlüğü sadece sendikal alandaki zayıflıkla da sınırlı değil. Geniş anlamda sol muhalefetin örgütsüz ve çok parçalı oluşu, emekçilerin çıkarlarını merkeze alan bütüncül bir program etrafında birleşilememesi sonucunu doğuruyor. Muhalefet partilerinin ekonomiye yaklaşımları ise “rasyonalite” söylemi altında finansal istikrar ve sermaye güveni söylemini öncelemeye yönelmiş durumda. Bu şartlar altında birkaç senedir asgari ücretteki artışın enflasyonu dahi telafi edemez hale gelmiş olması şaşırtıcı değil.
Fakat mesele sadece ücretlerin düzeyi değil. Ücretler bir miktar artırılabilse bile, barınma, gıdaya erişim, sağlık, bakım, eğitim gibi temel ihtiyaçlar kamusal olarak doğru düzgün bir biçimde sağlanmadığı sürece “insanca yaşam” meselesi çözülemez. İnsanca yaşamaya elveren bir ekonomik düzen kurulmadığında tartışma dönüp dolaşıp her Aralık ayında “asgari ücret yoksulluk sınırının azıcık altında mı yoksa azıcık üstünde mi olsun?” sorusuna sıkışıyor. Oysa asgari ücret tartışması, esasen daha geniş bir sorunun -toplumda kimin ne kadar söz sahibi olduğunun ve bölüşümün nasıl yapıldığının- en çıplak göstergelerinden birisidir.