Reel kur ve rekabetçilik

Bu sarmaldan çıkış, kuru tek başına bir rekabet aracı olarak gören dar çerçevenin ötesine geçmeyi gerektiriyor. Uluslararası ticarette rekabet gücü, emeği yoksullaştırarak değil; üretim yapısının ithal girdi bağımlılığını azaltarak, enerji ve ara malı üretiminde kamusal kapasiteyi devreye sokarak ve yatırımı destekleyen güçlü bir iç talep yapısı kurarak mümkün olabilir. Aksi halde kur üzerinden yaratılan her geçici avantaj, maliyetler ve talep kanalıyla hızla geri alınacak; ekonomi, ücretlerin baskılandığı ama üretken kapasitenin artmadığı bir kısır döngü içinde yuvarlanıp durmaya devam edecektir.

Chávez’den Maduro’ya: 21. Yüzyıl Sosyalizminin Yükselişi ve Çöküşü (3)

Özetle, Venezuela örneği, her şeyin petrol gelirine endeksli olduğu, petrol dışı sektörlerin gelişmediği ve devletin bağımsız bir yatırım ve üretim planı oluşturamadığı bir yapının, dış şoklar karşısındaki kırılganlığının oldukça net bir resmidir. Bu deneyim, Latin Amerika’nın tarihsel sorununa da işaret eder: 1980’lerden bu yana hızlanan erken sanayisizleşme ve ekonomilerin tarım, metal ve enerji gibi emtia ihracatına artan bağımlılığı, bağımsız bir ekonomi politikası alanını daraltmaktadır. Emtia fiyatlarındaki dalgalanmalara açık, yerli sermaye birikiminin zayıf olduğu ve ABD’nin gölgesindeki bu ekonomilerde, üretim yapısı dönüştürülmeden girişilen yeniden dağıtım projeleri, kaynaklar kuruduğunda çökmeye mahkûm kalmaktadır. Dolayısıyla mesele, Bolivarcı projenin niyetinden öte; bu yeniden dağıtımı taşıyacak üretim kapasitesinin neden kurulamadığı, devrimci projenin neden içeriden aşındığı ve dış müdahale koşullarında hangi kurumsal-iktisadi mimarinin ayakta kalabileceğidir. Nihayetinde elimizde kalan soru şudur: Üretim yapısını dönüştürmeden, sınıfsal güç dengelerini hesaba katmadan ve dış müdahale koşullarını gözeten kurumsal bir mimari kurmadan, eşitlikçi bir kalkınma projesi sürdürülebilir mi?

Chávez’den Maduro’ya: 21. Yüzyıl Sosyalizminin Yükselişi ve Çöküşü (2)

Başlangıçta anti-neoliberal bir kalkınma alternatifi olarak sunulan Bolivarcı deneyim, Chávez döneminde yoksulluk ve eşitsizlikle mücadelede oldukça önemli kazanımlar elde edip 21. yüzyıl sosyalizmini kurmayı hedeflemişken 2014 sonrasında bu kazanımların büyük bölümü sürdürülemedi. Üretim ilişkilerini dönüştürmede, gıda egemenliğini sağlamada ve petrol dışı bir kalkınma patikası inşa etmede oldukça yetersiz kalındı. Çin ile yapılan yatırım anlaşmalarıyla çeşitli alanlarda ithal ikamesi hedeflense de bu girişimler sınırlı sonuçlar üretti. Chávez döneminden itibaren ortaya çıkan ve Bolivarcı söylemle birlikte petrol rantına erişim ve devletle kurulan ayrıcalıklı ilişkiler üzerinden servet biriktiren yeni bir kesim için kullanılan boliburguesía (boli-burjuvazi) kavramı, bu süreçte devrimci projenin içeriden aşınmasının somut göstergelerinden birine dönüştü.

Chávez’den Maduro’ya: 21. Yüzyıl Sosyalizminin Yükselişi ve Çöküşü (1)

Tüm bu politikalar, özellikle 2003–2008 arasındaki yüksek petrol fiyatlarının sağladığı elverişli koşullarda, yoksulluk ve eşitsizlikte kayda değer iyileşmeler yarattı. Ancak ne ekonominin petrol gelirlerine olan yapısal bağımlılığı ne de tarım ve sanayideki dışa bağımlı üretim yapısı köklü biçimde dönüştürülebildi. Kamulaştırılan işletmelerde üretim artırılamadı, işçi kooperatiflerinin büyük kısmı başarısız oldu, işçi öz yönetimi denemeleri oldukça sınırlı kaldı. Chávez 2013’te hayatını kaybetmeden önce toplum da Chavista’larla muhalefet arasında bölünmüş, nüfusun önemli bir kısmıysa “ne Chávez ne muhalefet” pozisyonuyla kenara çekilmişti.

2026: Makro istikrar mı, kalıcı yoksullaşma mı?

Peki bu maliyetli makroekonomik istikrar hikayesi 2026’da da sürdürülebilir mi? 2026’ya dair yapılan ekonomik analizlerin en başında sorulan soru 2026’da seçim olup olmayacağı. Çünkü “seçim ekonomisi” uygulamasının ne zaman başlayacağı tüm dinamikleri kökten etkileyecek. Eğer 2028 başına kadar bir seçim gündeme gelmeyecekse bu, 2026’da Şimşek politikalarının sürdürüleceği anlamına gelecektir. Ancak gidişatı esas belirleyecek olan küresel sermaye hareketleri olacak. Fed’in faiz indirim sürecinde olması ve Avrupa Merkez Bankası’nın halihazırda faizleri düşürmüş olması Türkiye ve benzeri ülkelerin dış finansmanı açısından olumlu görünmekte. Fakat küresel likiditenin artması daha önce olduğu gibi çok büyük sermaye akışlarına yol açmayacaktır, çünkü aynı zamanda küresel risklerin arttığı bir ortamla karşı karşıyayız. 

Dış borçlar artıyor, milli gelire oranı düşüyor

Özgür Orhangazi 3 Ocak 2026 Türkiye ekonomisinin makroekonomik dinamiklerini takip ederken manşet verilerin ötesine geçip arka plandaki gelişmeleri de izlemek gerekiyor. 2025’in üçüncü çeyreğine ilişkin açıklanan dış borç istatistikleri bu açından ilginç bir eğilimi ortaya koyuyor. (Aşağıdaki şekil sol eksende dış borç stokunu milyar dolar olarak gösterirken, sağ eksende bu borcun GSYH’ye oranını yüzde olarak göstermekte. … Continue reading Dış borçlar artıyor, milli gelire oranı düşüyor

Makroekonomik istikrar

Özgür Orhangazi 27 Aralık 2025 2021 sonbaharında Merkez Bankası faiz indirimlerine başladığında yaşanan tartışmalar, meselenin özünü çoğu zaman perdeledi. Bu kararlar “irrasyonellik” ya da “liyakatsizlik” olarak sunuldu. Oysa olan biten son derece rasyoneldi: gelir ve servet, ücretli çalışanlardan ve küçük tasarruf sahiplerinden sermayeye doğru bilinçli biçimde yeniden dağıtılıyordu. Nitekim reel faizlerin eksiye düşmesiyle birlikte kurda … Continue reading Makroekonomik istikrar

Asgari ücret meselesi

Özgür Orhangazi 20 Aralık 2025 İktisat literatüründe asgari ücret, devlet tarafından yasal olarak belirlenen ve işverenin bir çalışana ödemesi gereken en düşük ücret düzeyi olarak tanımlanır. Asgari ücretin bir çalışanın temel ihtiyaçlarını karşılayabilecek düzeyde olması ve düşük vasıflı, genç, kadın veya diğer dezavantajlı gruplar için etkili bir koruma sağlaması beklenir. Türkiye’de ise asgari ücret çoktandır … Continue reading Asgari ücret meselesi

CHP programına dair bazı notlar

Kalkınmacı retorikle neoliberal çerçeve arasında sıkışmış bir metin Özgür Orhangazi 6 Aralık 2025 Cumhuriyet Halk Partisi geçtiğimiz hafta yeni parti programını açıkladı. Son seçimlerden birinci parti olarak çıkan ve 19 Mart’tan bu yana büyük bir saldırı altında olan CHP’nin iktidar vizyonunu ortaya koyması açısından bu metin önemli. Bu yazıda programın ekonomiye yaklaşımına dair eleştirel değerlendirmelerimi … Continue reading CHP programına dair bazı notlar

IMF Türkiye’yi niye övdü?

IMF’nin önerileri yine aynı: daha yüksek faiz, daha az kamu harcaması, daha düşük ücretler. sermayenin kârlarını ve finansal getirileri koruyan bu çerçeve, Şimşek politikalarıyla bire bir örtüşüyor: Faizleri yüksek tut, büyümeyi ve istihdamı ikinci plana at, kamu harcamalarını kıs, vergileri artır, reel ücretleri baskıla. Yine de dezenflasyondaki sınırlı başarıya karşın Türkiye ekonomisinin hâlâ hem iç hem dış şoklara karşı kırılgan olduğunun IMF tarafından da tespit edilmesinin önemli olduğu söylenebilir. Ama başlıktaki soruya geri dönersek, IMF’nin Türkiye’yi övmesinin ana nedeni, yeterince sert bulmasalar da tam da IMF yaklaşımı ile uyumlu politikaların devrede olmasıdır. Özellikle de yabancı yatırımcılara yüksek getiri sunan yüksek faiz politikası, geniş kesimler üzerindeki vergi yükünü artıran maliye politikası ve reel ücretlerin mümkün mertebe bastırılması konularında.