Özgür Orhangazi
21 Mart 2026
ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırısıyla başlayan savaş, bu hafta İsrail’in İran’daki doğalgaz sahası ve bağlantılı tesisleri hedef almasıyla yeni bir aşamaya geçti. İran’ın Katar’daki LNG tesisine yönelik misillemesi ile bölgedeki enerji altyapısı doğrudan hedef haline gelmeye başladı. Bu gelişmeler küresel ekonomi açısından riskleri hızla büyütürken, Trump’ın bir yandan enerji altyapısına dönük saldırıların kontrolden çıkmasından duyduğu rahatsızlığı dile getiren, diğer yandan açık tehditler içeren açıklamaları dikkat çekti. Ortaya çıkan tablo, ABD’yi savaşı başlatırken belki de tam olarak hesap etmediği bir açmazla karşı karşıya bırakıyor.
Zira dünya ekonomisinin petrol ve türevlerine bağımlılığı ile üretim ve tedarik ağlarının derin entegrasyonu, bölgesel bir çatışmanın etkilerini kısa sürede küresel ölçekte hissedilir kılıyor. Enerji fiyatları üzerinden yayılan bu şok, dünya ekonomisini yeniden yüksek enflasyon ve düşük büyümenin bir arada görüldüğü bir patikaya, yani stagflasyon riskinedoğru itiyor. Bu koşullarda savaşın sona erdirilmesi ekonomik açıdan daha rasyonel bir seçenek gibi görünse de böyle bir adım ABD açısından askeri ve jeopolitik üstünlüğünün sınırlarını kabul etmek anlamına gelecektir. Bu nedenle, Trump’ın ani politika değiştirebilme kabiliyetinin yarattığı beklentilere rağmen, kısa vadede net bir çıkış yolu henüz görünmüyor.
Yaşananlar bizi derin bir belirsizlikle karşı karşıya bırakıyor. Nitekim çarşamba günü faizlerin sabit tutulmasına karar verilen Fed toplantısının ardından konuşan Başkan Powell da savaşın ekonomik etkilerinin boyutunu ve süresini öngörmenin mümkün olmadığını vurguluyordu. Bu doğru; ancak belirsizlik, etkilerin hangi kanallar üzerinden yayılacağını bütünüyle öngörülemez kılmıyor. Aksine, savaşın dünya ekonomisine nasıl sirayet edeceğini ana hatlarıyla öngörmek zor değil.
Birincisi, petrol ve doğalgaz fiyatlarında yaşanan hızlı ve sert artışın dünya ekonomisinde yeni bir enflasyonist dalga yaratması güçlü bir olasılık. Enerji fiyat şokları her durumda ciddi bir enflasyon baskısı üretir; ancak bunun ne ölçüde genelleşeceği ve ne kadar kalıcı olacağı savaşın süresi, fiyat geçişkenliği, tekellerin fiyatlama gücü, kur hareketleri ve devletlerin alacağı mali önlemlere bağlıdır. Bu dalganın büyüklüğünü belirleyecek temel unsur ise çatışmanın ne kadar süreceği ve Hürmüz’ün ne kadar süre kapalı kalacağı olacak. Ayrıca enerji maliyetlerindeki yükseliş, özellikle enerji yoğun sektörlerde üretim maliyetlerini yukarı çekerek, örneğin, demir ve bakır gibi temel girdilerde de yeni fiyat artışları yaratma potansiyeli taşıyor. Dahası, artık yalnızca fiyat artışlarından değil, doğrudan arz kısıtlarından da söz etmek gerekiyor.
İkincisi, fiyat artışları ve arz kısıtlarının etkisi petrolün kendisiyle sınırlı kalmıyor; petrol türevlerinden üretilen sanayi girdileri ve özellikle gübre arzı üzerinden çok daha geniş bir alana yayılıyor. Bu durum, yaşanan süreci basit bir enerji fiyat şokunun ötesine taşıyor. Arz sıkışıklıkları sanayi üretimini ve tarımsal üretimi doğrudan etkilemeye başlayarak maliyet artışlarını ve durgunluk eğilimini ekonominin geneline yayıyor.
İlk iki etkiyi derinleştiren üçüncü kanal ise deniz taşımacılığında ortaya çıkan maliyet artışları ve kapasite sıkışıklığı. Küreselleşme, dünya ekonomisinin giderek daha fazla entegre olmasıyla maliyetlerin düştüğü ve verimliliğin arttığı bir süreç olarak sunuldu uzun süre. Ancak bugün gelinen noktada, aynı entegrasyonun ciddi bir kırılganlık kaynağı olduğu daha net görülüyor. Taşımacılık maliyetlerindeki artış ve lojistik aksaklıklar, bu kırılganlığı somut biçimde açığa çıkarıyor.
Bu gelişmeler dördüncü ve daha derin bir riske işaret ediyor: tedarik zincirlerinde kopuşlar. Aslında bu kırılganlık yeni değil. Önce pandemi döneminde, ardından ABD’nin gümrük tarifeleriyle hız kazanan ticaret gerilimlerinde ortaya çıkmıştı. Şimdi ise savaş, dünya ekonomisinin bu aşırı bütünleşmiş ama aynı ölçüde kırılgan yapısını bir kez daha gözler önüne seriyor.
Son olarak, finansal piyasalar henüz çok sert bir tepki vermemiş olsa da asıl riskin bu kanalda biriktiğini not etmek gerekiyor. Küresel ölçekte en yüksek entegrasyona sahip olan finansal sistem, enerji fiyatlarındaki artış, rezerv hareketleri ve ABD tahvil piyasasında beliren gerilimlerle birlikte kırılganlık biriktiriyor. Bu kırılganlıklar derinleştiği ölçüde daha ciddi finansal sorunlar da gündeme gelebilir. Öte yandan, doların küresel konumuna ilişkin tartışmalara rağmen ABD dolarının diğer büyük para birimleri karşısında değer kazanması, finansal yatırımcılar açısından hâlâ güvenli limanın ABD piyasaları olduğunu gösteriyor. Ancak bu durum, daha uzun vadede doların özellikle altın karşısındaki değer kaybı eğilimini tersine çevirmeye tek başına yeterli olmayabilir.
Yukarıda sıralanan kanallar üzerinden şekillenecek bir enflasyon dalgası karşısında faiz politikası son derece sorunlu, hatta yanlış hedefe yönelen bir araç haline geliyor. Zira faiz artışları arz yönlü bir enerji şokunu ortadan kaldıramaz; petrolü ucuzlatmaz, savaşın yarattığı fiziksel arz daralmasını çözemez. Buna rağmen merkez bankaları, ikinci tur etkileri, enflasyon beklentilerini ve kur geçişkenliğini sınırlamak için faizi kullanmak durumunda kalabilir. Ancak bunun bedeli daha derin bir durgunluk olacaktır. Nitekim enflasyona eşlik eden bir yavaşlama ortamında faiz artışları ya son derece riskli hale gelir ya da fiilen uygulanamaz. Buna karşılık, finansal piyasalarda belirgin bir bozulma ya da durgunluk eğilimlerinin güçlenmesi, Fed’i doğrudan faiz indirimine zorlamasa bile, miktarsal genişleme benzeri araçları yeniden gündeme getirebilir.
Önümüzdeki dönem dünya çapında enflasyonun yeniden yükselişe geçtiği, dünya ekonomisinin genel olarak durgunluğa sürüklendiği ancak bunun içerisinde askeri sanayinin büyüme temposunun hızlandığı bir dönem olacağa benziyor. Bu eğilimlerin yönünü tespit etmek zor olmasa da boyutlarını ve süresini öngörmek mümkün değil. Savaşın gidişatı, tedarik zincirlerindeki kırılmaların boyutları ve finansal piyasalarda yaşanacak olası sorunların boyutları ana belirleyiciler olacak. Buna karşılık yüksek fiyat ortamı, başta petrol ve doğalgaz şirketleri ile askeri sanayi olmak üzere belirli sektörlerde kârları hızla yukarı çekiyor. Yani savaşın ekonomik maliyetleri geniş kitlelere yayılırken, kazançların belirli sermaye gruplarında yoğunlaşması; bunun da mevcut gelir ve servet eşitsizliklerini daha da derinleştirmesi beklenebilir.
Bu durum aynı zamanda ABD’nin açmazını da daha görünür kılıyor. ABD’nin bir yandan jeopolitik ve askeri üstünlüğünü pekiştirmek, bölgedeki güç dengelerini kendi lehine şekillendirmek isterken tetiklediği enerji şokları ve finansal dalgalanmalar, başta müttefikleri olmak üzere dünya ekonomisinde ciddi istikrarsızlıklar yaratacağa benziyor. Askeri ve stratejik hedeflerle atılan adımlar, ekonomik düzlemde hem küresel sistemi hem de ABD’nin kendi ittifak ağını zayıflatma potansiyeli taşıyor.