Küresel stagflasyona doğru mu?

Özgür Orhangazi

14 Mart 2026

ABD ve İsrail’in İran’a saldırısıyla başlayan savaş, petrol ve petrol ürünleri tedarikindeki azalma ve fiyatlardaki hızlı yükselişle birlikte dünya ekonomisinde yüksek enflasyon ve düşük büyüme riskini artırmış durumda. Petrol fiyatlarındaki hızlı yükseliş aynı zamanda finansal piyasalar için de riskleri artırıyor. 

Savaşın gidişatı ve ne kadar süreceği belirsizliğini koruyor. ABD Başkanı Donald Trump ve yönetimdeki bazı diğer isimlerden gelen çelişkili açıklamalar, petrol fiyatlarında bir aşağı bir yukarı hızlı dalgalanmalara yol açıyor. Görünen o ki İran, büyük olasılıkla Çin ve Rusya’dan aldığı destekle, ABD’nin savaşı başlatırken öngördüğünden daha güçlü bir direniş sergiliyor ve çatışmayı tüm Körfez’e yayma kapasitesine sahip. Hürmüz Boğazı’nın kapanmasıyla birlikte tarihin en büyük petrol arzı kesintilerinden birisiyle karşı karşıya kalınması ihtimali doğdu. Buna karşın petrol fiyatlarındaki yükselişi sınırlamak için stratejik rezervler kullanılmaya başlanırken Rus petrolüne yönelik yaptırımlarda da bir gevşetmeye gidiliyor. Uluslararası Enerji Ajansı’nın açıklamasına göre stratejik rezervlerden 400 milyon varil petrol piyasaya sürülmeye başlandı. Bu kulağa çok büyük gelse de bir anda piyasaya sürülebilecek bir miktar değil. Uzmanlara göre piyasaya sürülebilecek günlük miktar takriben 2,5 ila 4 milyon varil arasında olacak. Hürmüz Boğazı’ndan geçtiğimiz sene günde 20 milyon varil geçtiğini ve dünyada günde yaklaşık 100 milyon varil petrol tüketildiğini göz önünde bulundurduğumuzda stratejik rezervlerin etkisinin sınırlı olacağı anlaşılıyor. 

Petrol fiyatlarındaki hızlı yükselişin ilk ve doğrudan etkisi akaryakıt fiyatlarında artış olarak karşımıza çıkıyor. Bu da başta taşımacılık olmak üzere üretim maliyetlerinin artmasıyla tüm mal ve hizmet fiyatlarına yansıyacak. Yani yeni bir küresel enflasyon dalgasının eşiğindeyiz. Ancak mesele bununla sınırlı değil. Her ne kadar bazıları 1970’lerin petrol kriziyle kıyaslamalar yapmaya başlamış olsa da bugünkü dünya ekonomisi o döneme kıyasla çok daha küreselleşmiş ve üretim ağları çok daha karmaşık. Dolayısıyla petrol fiyatlarındaki artışın ve petrol ile petrokimya ürünleri arzındaki düşüşün yaratacağı etkilerin kapsamını öngörmek çok daha zor. Ayrıca sıvılaştırılmış doğalgaz (LNG) arzı da doğrudan darbe almış durumda. Dünyadaki LNG arzının önemli bir kısmı Katar’dan geliyor ve Hürmüz Boğazı’nın kapanması bu piyasada da bir şok yaratmış durumda. LNG fiyatlarındaki artışın doğrudan enflasyonist etkileri de açık. Öte yandan, bu durum ABD’li LNG şirketleri için kısa vadede önemli kâr fırsatları da doğuruyor. 

Enerji fiyatlarındaki bu sıçrama, salt dışsal bir maliyet şoku olmanın ötesinde, küresel tekeller için muazzam bir kâr fırsatına dönüşüyor. Küresel enerji devleri, lojistik tekelleri ve petrokimya şirketleri, tedarik zincirlerindeki daralmayı bahane ederek fiyatları maliyet artışlarının çok ötesine taşıyabilirler. Şok, tekeller için kâr marjlarını genişletmenin kullanışlı bir kılıfı işlevini de görecektir.

Ancak petrol meselesi yalnızca bir enerji meselesi değil. Petrokimya ürünleri modern üretim sisteminin temel girdileri arasında yer alıyor. Savaş, bölgeden yoğun biçimde tedarik sağlayan ekonomiler için yeni bir hammadde krizine yol açıyor. Petrokimya ürünlerinde bir tedarik sıkışıklığı yaşanıyor ve savaş bugün sona erse bile bunun normale dönmesinin oldukça uzun zaman alacağı tahmin ediliyor. Örneğin, petrokimya sektörünün temel girdilerinden naftanın fiyatındaki artış şimdiden yüzde 25’i aştı. 

Gübre piyasaları da bu gelişmelerden doğrudan etkileniyor. Granül gübre fiyatlarındaki yükseliş yüzde 30’u aşmış durumda ve bu alanda da tedarik sorunları giderek belirginleşiyor. Financial Times’ın aktardığına göre petrol bazlı gübre ticaretinin yaklaşık üçte biri Hürmüz Boğazı’ndan geçiyor. Türkiye, gübre üretiminde kullanılan üre ithalatında gümrük vergilerini sıfırlasa da mesele yalnızca fiyat artışları değil; tedarik zincirlerinde yaşanan aksamalar. Bahar ayları yaklaşırken yaşanan bu şokun tarımsal üretimde hem miktar düşüşlerine hem de fiyat artışlarına yol açacağını öngörmek zor değil. 

Tedarik zincirlerindeki aksamalara ek olarak lojistik maliyetlerindeki artış da önemli bir sorun. Örneğin, İstanbul Ticaret Odası başkanının geçtiğimiz hafta yaptığı açıklamaya göre Türkiye’ye Uzak Doğu’dan gelen pek çok petrol türevi hammaddede ton başına yaklaşık yüzde 25’lik bir lojistik maliyeti artışı ortaya çıkmış durumda. Jet yakıtı fiyatlarındaki artışın uluslararası seyahat ve kargo maliyetleri üzerinden yaratacağı etkileri de hesaba katmak gerekiyor.

Savaşın uzaması ve petrol fiyatlarının yükselmeye devam etmesi dünya ekonomisi için riskleri daha da büyütecektir. Uzunca bir süredir oldukça şişkin hale gelmiş finansal piyasaların bu gelişmelere nasıl tepki vereceğini öngörmek kolay değil. Bir yandan yatırımcı ve spekülatörlerin beklentilerinin nasıl değişeceği, bir yandan da petrol gelirlerine bağımlı ekonomilerin düşen gelirler karşısında ellerindeki finansal varlıkları satmak zorunda kalmalarının yaratacağı etkiler belirsiz. Uzunca bir süredir daha ziyade bir kumarhaneyi andıran finansal piyasalarda bir gün içerisinde yaşanan fiyat hareketleri olağanüstü boyutlara ulaşabiliyor. ABD ve Avrupa’da tahvil getirilerindeki yükseliş de yeni bir satış dalgası riskini artırıyor. Böylesi dönemlerde sistemik öneme sahip büyük bir şirketin yaşayacağı bir likidite sorunu dahi hızla ödeme zincirlerinde bir aksamaya ve ardından iflas riskine dönüşebilir. 

Bu da merkez bankalarını zor bir tercihle karşı karşıya bırakıyor. Önümüzdeki hafta yapılacak Fed toplantısında Fed’in politika faizini değiştirmemesi bekleniyor. Geçtiğimiz hafta açıklanan ABD istihdam verileri ekonomik aktivitede bir yavaşlamaya işaret etse de Fed’in faiz indirimlerine gitmesi kolay gözükmüyor. Nitekim finansal piyasaların Fed’in bu sene içerisinde yapmasını bekledikleri faiz indirimlerini aşağı çektikleri görülüyor. Bir süre önce ABD’de Kasım ayında yapılacak ara seçimlere kadar iki ya da üç faiz indirimi beklenirken artık bu bire inmiş durumda. Ancak enerji fiyatlarındaki artışın yaratacağı enflasyon dalgasının para politikasıyla kontrol edilmesi mümkün değil. Enflasyonu kontrol altına almak için faizleri yükseltmek ekonomik durgunluğu derinleştirebilir ve finansal piyasalardaki balonların patlamasını tetikleyebilir. 

Enerji fiyat şokları tarihsel olarak stagflasyon dönemlerinin en önemli tetikleyicilerinden birisi olmuştur. Son dönemde dünya ekonomisini stagflasyon riskinden bir ölçüde uzak tutan faktörlerden biri yapay zekâ bağlantılı yatırımlarda yaşanan hızlı artıştı. Ancak bu yatırım dalgasının da sınırlarına yaklaşılmış olabilir. Teknoloji hisselerinde birikmiş olan finansal köpük, yüksek enerji maliyetleri ve artan faiz baskısıyla birleştiğinde, yapay zekâ balonunu patlatan iğne işlevini görebilir. 

Böyle bir tablo karşısında, savaş kısa sürede sona erse bile, yüksek enflasyon ve ekonomik durgunluk risklerinin belirgin biçimde arttığını söylemek mümkün. Öte yandan, dış borca ve enerji ithalatına bağımlı ülkeler açısından faizlerin yüksek kalmasıyla birlikte artan enerji faturası, daralan dış ticaret, yükselen borç faizleri ve riskten kaçarak ABD’ye yönelen sermaye akımlarının birleşimi, bu ülkelerde kur şokları ve borç geri ödemesi sorunlarına zemin hazırlıyor. Kısacası, önümüzdeki dönemde dünya ekonomisini daha yüksek fiyatlar, daha pahalı krediler ve zayıflayan büyüme bekliyor.

Leave a comment