Özgür Orhangazi
7 Mart 2026
İsrail ve ABD’nin İran’a saldırmasıyla başlayan savaşın ekonomi üzerindeki olumsuz etkilerinin öncelikle enerji faturası, finansman ve ticaret kanalları üzerinden gelmesi bekleniyor. Türkiye ekonomisi zaten yüksek enflasyon, zayıflayan sanayi tabanı ve dış kaynak bağımlılığıyla bu şoka kırılgan yakalanmış durumda. Geçtiğimiz hafta açıklanan enflasyon ve büyüme verilerinden başlayarak olası gelişmelere hızlıca göz atalım.
TÜİK’in son açıkladığı verilere göre tüketici fiyatları Şubat ayında yüzde 2,96 arttı. Böylece yılın ilk iki ayında enflasyon yüzde 7,95’e ulaşmış oldu. Yıllık enflasyon ise yeniden yükselişe geçerek yüzde 31,53 seviyesine çıktı. Böylelikle Merkez Bankası’nın 2026 için belirlediği yüzde 16 enflasyon hedefi daha yılın ikinci ayında boşa düşmüş durumda. Zaten Merkez Bankası, sene başında kendi tahmin aralığını da yüzde 15-21 bandına çıkarmıştı. Piyasadaki hâkim beklenti ise yıl sonu enflasyonunun yüzde 25 civarında gerçekleşeceği yönündeydi. Açıklanan veriler ve bölgedeki savaşın enerji fiyatları üzerinden yarattığı etkiler hesaba katıldığında, yüzde 25’lik bir enflasyonun bile iyimser bir tahmin haline gelmesi şaşırtıcı olmayacaktır. Yüksek enflasyon özellikle ücretliler ve emekliler tarafında çok daha ağır bir biçimde hissediliyor. 2026 başında yapılan ücret artışları 2025 enflasyonunu telafi etmekten zaten uzaktı. Yılın ilk iki ayında ortaya çıkan yüksek enflasyonla birlikte bu artışların önemli bir bölümü şimdiden erimiş durumda.
Geçtiğimiz hafta açıklanan bir diğer önemli veri ise büyüme istatistikleriydi. TÜİK verilerine göre ekonomi 2025 yılında yüzde 3,6 büyüyerek 63 trilyon TL’lik bir büyüklüğe ulaştı. Bu oran Türkiye’nin uzun vadeli ortalama büyüme hızının altında olsa da yüksek faiz politikasının uygulandığı bir dönemde görece güçlü bir büyüme performansı olarak görülebilir. Fakat büyümenin bileşimine baktığımızda tablo çok daha düşündürücü. En hızlı büyüyen sektörün inşaat sektörü olduğu görülüyor. Her ne kadar deprem harcamalarının bunda etkisi büyük olsa da bu durum, Türkiye ekonomisinin son yirmi yıldır tekrar eden bir özelliğine de işaret ediyor: büyümede inşaat ve gayrimenkulün payının yüksekliği. Bunun belki de en çarpıcı göstergesi imalat sanayinin GSYH içerisindeki payında yaşanan sert gerileme. 2000’lerin sonunda yüzde 15,6’ya kadar düşen bu pay, 2010’ların ortasından itibaren yeniden yükselmiş ve 2022’de yüzde 23,6’ya kadar çıkmıştı. Ancak sonrasında bu eğilim tersine dönmüş görünüyor. İmalat sanayinin GSYH içindeki payı 2023’te yüzde 21’e, 2024’te yüzde 18,5’e ve 2025’te yüzde 15,9’a kadar geriledi. Böylece bu oran, 2009-2010 yıllarındaki seviyelere dönmüş durumda. Bu da Türkiye ekonomisinin uzun süredir tartışılan bir başka yapısal sorununu yeniden gündeme getiriyor: erken sanayisizleşme. Sanayinin milli gelir içindeki payının gerilediği, buna karşılık büyümenin giderek daha fazla inşaat, gayrimenkul ve hizmet sektörleri tarafından sürüklendiği bir ekonomik yapı, uzun vadede verimlilik artışlarını sınırlayan ve dışa bağımlılığı artıran bir yapı anlamına geliyor.
Bu tabloya bir de bölgedeki savaşın yaratacağı etkileri eklemek gerekiyor. İlk ve en doğrudan etki enerji fiyatları üzerinden gelecektir. Türkiye’nin enerji ithalatına bağımlılığı nedeniyle petrol ve doğalgaz fiyatlarında yaşanan her ciddi artış cari denge üzerinde doğrudan baskı yaratıyor. Petrol ve doğalgaz fiyatlarındaki yükseliş hem enerji faturası üzerinden cari açığı büyütecek hem de üretim ve taşımacılık maliyetleri üzerinden enflasyonu hızlandıracaktır.
Sorun yalnızca enerji fiyatlarıyla sınırlı değil. Türkiye ekonomisinin dış finansman bağımlılığı, bu tür şokları çok daha önemli hale getiriyor. Küresel risk algısının yükseldiği dönemlerde uluslararası sermaye akımları genellikle Türkiye ve benzeri ekonomilerden uzaklaşır. Özellikle mevcut modelin büyük ölçüde yüksek faiz cazibesiyle gelen kısa vadeli sermaye hareketlerine (carry trade) dayandığı düşünüldüğünde, olası bir “ani duruş” riski çok daha yıkıcı potansiyel taşıyor. Bu noktada faiz politikası belirleyici olacak. Faizlerin yüksek tutulmaya devam edilmesi ile sermaye girişleri sürdürülmeye çalışılabilir; ancak böyle bir tercih, finansman sorunu yaşayan şirketler için durumu giderek daha da zorlaştıracaktır. Yüksek faiz, zayıf iç talep ve artan maliyetlerin birleşimi birçok şirket için oldukça sıkıştırıcı bir zemin yaratabilir.
Savaşın uzaması durumunda dış ticaret kanallarında da ciddi sorunlar ortaya çıkabilir. İhracat pazarlarında yaşanabilecek daralmalar, deniz taşımacılığındaki aksaklıklar ve ithal girdilerin tedarikinde yaşanabilecek sorunlar üretim üzerinde doğrudan etkili olabilir. Benzer bir risk turizm gelirleri açısından da söz konusu. Bölgedeki jeopolitik gerilimlerin tırmanması, Türkiye’nin en önemli döviz kaynaklarından biri olan turizmde talebi zayıflatabilir ve cari denge üzerindeki baskıyı artırabilir.
Kısacası enerji fiyatları, dış finansman koşulları, dış ticaret ve turizm gelirleri üzerinden gelen bu etkilerin tamamı aynı noktaya işaret ediyor: Türkiye ekonomisinin kırılgan yapısı. Enerji bağımlılığı, dış finansmana dayalı büyüme, zayıflayan sanayi tabanı ve süreğen yüksek enflasyon gibi yapısal sorun ve kırılganlıklardan mustarip bir ekonominin bu tür şoklara ne ölçüde dayanabileceğini izleyeceğiz. Bu ekonomik tablonun göz ardı edilmemesi gereken bir diğer boyutu ise maliye politikası ve savaşın olası makroekonomik etkilerinin yaratacağı maliyetlerin kimin üzerine yıkılacağı olacaktır. Sermaye kesimini ve şirket bilançolarını korumaya odaklanan devlet aklının, artan vergiler ve/veya temel kamu harcamalarında yapılan kesintiler üzerinden bu maliyeti bir kez daha geniş kesimlere dayatmaya çalışması şaşırtıcı olmayacaktır.
Aynı zamanda savaşın ve jeopolitik gerilimlerin içeride nasıl bir disiplin aracı işlevi gördüğünü de unutmamak gerekir. Derinleşen yoksulluk ve hızla eriyen ücretler karşısında yükselecek toplumsal itirazlar, hak arayışları veya grev eğilimleri, artan çatışma ortamının yaratacağı “milli güvenlik” ve “beka” söylemleri altında çok daha kolay bastırılabilecektir. Savaş ikliminin, yalnızca dış ticareti veya enerji maliyetlerini etkilemekle kalmayacağını; aynı zamanda emeği zapturapt altına almak ve sınıfsal talepleri görünmez kılmak için oldukça kullanışlı bir ideolojik kalkan sunacağını da akıldan çıkarmamak gerekir.