Chávez’den Maduro’ya: 21. Yüzyıl Sosyalizminin Yükselişi ve Çöküşü (3)

Özgür Orhangazi

24 Ocak 2026

Chávez döneminde yüksek petrol gelirlerinin sağladığı görece elverişli koşullar altında sürdürülebilen yeniden dağıtımcı ve katılımcı politika seti, Maduro döneminde hızla aşınmış; Venezuela modern tarihin barış zamanında görülen en derin ekonomik çöküşlerinden birini yaşamıştı. Bu çöküş, yalnızca ekonomik göstergelerde değil, Chávez’in yakın çevresinde ve geleneksel müttefikleri arasında da belirgin siyasal kırılmalar yaratmıştı.

Bunun ilk ve en çarpıcı örneklerinden biri, Chávez döneminin en etkili isimlerinden, uzun süre Planlama Bakanlığı yapan ve döviz kontrol mekanizmalarının baş mimarlarından sayılan Jorge Giordani’nin 2014’te istifa ederek Maduro yönetimine karşı açık bir cephe almasıydı. Giordani, krizin henüz başlangıç evresinde, Haziran 2014’te kaleme aldığı bir mektupta Maduro’yu liderlik zafiyeti, kamu kaynaklarının denetimsiz kullanımı ve yolsuzluk karşısında harekete geçmemekle suçladı (1). Chávez’in mirasının bir tür “iktidar yozlaşmasına” kurban edildiğini öne süren Giordani’nin eleştirisi, krizin yalnızca “dış şok” ile açıklanamayacağını, aynı zamanda içeriden bir yönetim ve devlet kapasitesi sorunu olduğunu vurgulayan erken bir uyarı niteliğindeydi.

Benzer bir kopuş, Chávez’in tarihsel müttefiklerinden Venezuela Komünist Partisi (PCV) cephesinde de yaşandı. Uzun yıllar “emperyalizme karşı birlik” gerekçesiyle hükümeti destekleyen PCV, özellikle 2020 sonrasında ipleri koparmış; Maduro yönetiminin uygulamalarını bir “zorunlu savunma” stratejisi olarak değil, krizin faturasını emekçilere yıkan ve yerli burjuvaziyle uzlaşmaya dayanan bir “neoliberal uyum programı” olarak değerlendirmişti. PCV’nin eleştirilerinin merkezinde dolarlaşmanın derinleşmesi, ithalat rejiminin serbestleştirilmesi ile ücret ve iş güvencesi mekanizmalarının aşınması yer alıyordu. Bu kopuş, Maduro döneminin “sol içi” meşruiyet kaybının da en somut göstergesiydi (2).

Maduro dönemine yönelik en sert eleştirilerden biri ise “21. Yüzyıl Sosyalizmi” kavramının teorik mimarlarından Heinz Dieterich’ten gelmiştir. Dieterich, Chávez ile kurduğu entelektüel yakınlığa ve sürecin gayri resmî danışmanı olarak kabul edilmesine rağmen, zamanla yönetimin en keskin muhaliflerinden birine dönüştü. Ona göre Maduro hükümeti ne sosyalist ne de rasyonel bir iktisadi yönetim sergilemekteydi: Israrla sürdürülen çoklu döviz kuru rejimi, katı fiyat kontrolleri ve bütçe açıklarının parasal genişleme yoluyla finanse edilmesi Dietrich tarafından “bilim dışı” ve “iradeci” (voluntarist) tercihler olarak nitelenmekteydi. Bu politikalar üretimi teşvik etmek bir yana, arbitraj kanalları üzerinden rantçılığı, karaborsayı ve yolsuzluğu beslemiş; nihayetinde para ve fiyat mekanizmalarını işlevsizleştirmişti (3).

Dieterich’in eleştirisi yalnızca iktisat politikalarıyla sınırlı değildi. Maduro yönetiminin 1999 anayasasının öngördüğü katılımcı demokrasi iddiasının giderek aşındığını; siyasal alanın daraldığını ve iktidarın otoriterleşen bir tahkim sürecine girdiğini savunuyordu. Bu nedenle 2015 sonrasında, Maduro’nun Venezuela’yı krizden çıkaramayacağını ileri sürerek anti-emperyalist solun geleneksel refleksinden koparak fiilen liderlik değişimini savunan bir pozisyon aldı.

Venezuela’da yerleşik tarihçi Steve Ellner ise Venezuela’daki süreç üzerine en çok yazan isimlerden biridir. Ellner’e göre çöküşü yalnızca “kötü yönetim” ya da “sosyalizmin başarısızlığı” ile açıklamak analitik açıdan yetersizdir. Krizi derinleştiren dört dinamik mevcuttur: 2014 sonrası petrol fiyat şoku, Venezuela’nın tarihsel petrol bağımlılığı, hükümetin ciddi politika hataları ve özellikle 2015 sonrasında şiddetlenen ABD yaptırımları. Ellner, Maduro yönetiminin kur ve fiyat politikalarındaki hataları, yolsuzlukla mücadeledeki zafiyetini ve üretim kapasitesini güçlendirecek tutarlı bir sanayi politikasının yokluğunu kabul etse de bunların yaptırımların yarattığı “olağanüstü koşullar”dan bağımsız düşünülmemesi gerektiğini savunuyordu: 2017’de finansal kanalların tıkanması ve 2019’da petrol gelirlerine doğrudan darbe vuran yaptırımlar, devletin borç çevirme ve ithalat kapasitesini felç etmiş; krizi bir “yönetim krizi” olmaktan çıkarıp toplumsal bir yıkıma dönüştürmüştür. 

Ellner’a göre, Maduro yönetiminin 2018 sonrasında yöneldiği piyasacı politikalar—dolarlaşmaya göz yumulması, fiyat kontrollerinin gevşetilmesi ve özel sektörle pragmatik uzlaşmalar—ideolojik bir “neoliberal dönüş”ten ziyade, Lenin’in NEP’ine benzer biçimde zorunlu bir “beka stratejisi” olarak yorumlanmalıdır. Yani Dieterich süreci bir “sapma” olarak okurken, Ellner ağır bir dış kuşatma altında yürütülen çelişkili bir savunma pratiğine işaret eder.

Bu tartışmalarda öne çıkan kritik bir nokta da şudur: Chávez döneminde işçi sınıfı lehine elde edilen kazanımlar, 2014 sonrası petrol gelirlerindeki sert düşüş ve aynı döneme denk gelen siyasal geçişle birlikte hızla eridi. Maduro hükümeti eriyen toplumsal desteği ikame etmek için giderek artan ölçüde orduya dayanmak zorunda kaldı. Ordu bu dönemde yalnızca bir güvenlik aygıtı olmaktan çıkarak, çeşitli imtiyazlar ve ekonomik kanallar üzerinden rejimin kritik bir dayanağına dönüştü. Askeri personele sağlanan krediler, lojman imkânları, ayrıcalıklı tedarik ağları ve döviz rejiminin yarattığı arbitraj alanları, ordunun sadakatini yeniden üretmenin araçları haline geldi. Benzer şekilde, ordu ve devletle yakın ilişki içinde büyüyen yeni sermaye gruplarıyla (boliburguesía) da bir ittifak bloğu oluşturuldu.

Özetle, Venezuela örneği, her şeyin petrol gelirine endeksli olduğu, petrol dışı sektörlerin gelişmediği ve devletin bağımsız bir yatırım ve üretim planı oluşturamadığı bir yapının, dış şoklar karşısındaki kırılganlığının oldukça net bir resmidir. Bu deneyim, Latin Amerika’nın tarihsel sorununa da işaret eder: 1980’lerden bu yana hızlanan erken sanayisizleşme ve ekonomilerin tarım, metal ve enerji gibi emtia ihracatına artan bağımlılığı, bağımsız bir ekonomi politikası alanını daraltmaktadır. Emtia fiyatlarındaki dalgalanmalara açık, yerli sermaye birikiminin zayıf olduğu ve ABD’nin gölgesindeki bu ekonomilerde, üretim yapısı dönüştürülmeden girişilen yeniden dağıtım projeleri, kaynaklar kuruduğunda çökmeye mahkûm kalmaktadır. Dolayısıyla mesele, Bolivarcı projenin niyetinden öte; bu yeniden dağıtımı taşıyacak üretim kapasitesinin neden kurulamadığı, devrimci projenin neden içeriden aşındığı ve dış müdahale koşullarında hangi kurumsal-iktisadi mimarinin ayakta kalabileceğidir.

Nihayetinde elimizde kalan soru şudur: Üretim yapısını dönüştürmeden, sınıfsal güç dengelerini hesaba katmadan ve dış müdahale koşullarını gözeten kurumsal bir mimari kurmadan, eşitlikçi bir kalkınma projesi sürdürülebilir mi?

Notlar:

(1) Giordani, Jorge A. (18 Haziran 2014). “Testimonio y responsabilidad ante la historia.” https://rebelion.org/testimonio-y-responsabilidad-ante-la-historia

(2) PCV, “Carta a los Partidos Comunistas y Obreros del mundo”, 10 Eylül 2020. https://elcomun.es/2020/09/10/carta-a-los-partidos-comunistas-y-obreros-del-mundo-del-partido-comunista-de-venezuela/

(3) Dieterich’in 2019’da verdiği bir mülakat için bkz. https://www.dw.com/es/ideólogo-del-socialismo-del-siglo-xxi-maduro-se-rehusó-a-ver-la-realidad/a-47316573 ; Dieterich’in yazıları için bkz. https://www.aporrea.org/autores/heinz.dieterich

(4) Ellner, Steve. 2019. “Explanations for the Current Crisis in Venezuela: A Clash of Paradigms and Narratives.” Global Labour Journal 10(2): 159–169.

Leave a comment