IMF Türkiye’yi niye övdü?

Özgür Orhangazi

29 Kasım 2025

IMF, Madde IV kapsamında üye ülkelere düzenli olarak istişare ziyaretlerinde bulunur ve bu ziyaretlerden sonra bir değerlendirme metni yayımlar. IMF’nin Türkiye’ye bu sene yaptığı ziyaret sonrasında 22 Kasım’da yayımladığı değerlendirme metni, Anadolu Ajansı tarafından “IMF’den Türkiye’nin Maliye Politikasına Övgü” başlığıyla duyuruldu. Peki IMF Türkiye’de neyi niye övüyordu? Değerlendirme metnine baktığımız zaman, son dönemde uygulanan politikalarla ekonomik büyümede önemli bir yavaşlama olmadan enflasyonda belirli bir düşüş sağlanmış olması ve bu esnada bir yandan bütçe açığının azaltılması bir yandan da döviz rezervlerinin artırılması olumlu gelişmeler olarak nitelendirilmekte.

Ancak aynı metinde dezenflasyon sürecinin uzamasının hem enflasyonun daha fazla düşmesini zorlaştırdığı hem de ekonomiyi çeşitli kırılganlıklarla karşı karşıya bıraktığı vurgusu dikkat çekiyor. Aslına bakılırsa değerlendirme metninde Türkiye ekonomisindeki gelişmeleri yakından takip edenler açısından yeni bir bulgu yok. Fakat ekonominin karşı karşıya bulunduğu olası kırılganlıkları özetlemesi açısından metnin önemli noktalar içerdiği söylenebilir. 

Bu anlamda dış kırılganlıklarla iç finansal kırılganlıklar şeklinde bir ayrıma gidebiliriz. IMF değerlendirmesine göre Türkiye ekonomisi dünyada yaşanabilecek üç olası gelişmeye karşı kırılgan bir görünüm sergiliyor: yatırımcı davranışlarında olası bir değişiklik, küresel risk iştahında bir azalma veya enerji fiyatlarında bir artış. Bunlara ek olarak önümüzdeki yıl için jeopolitik riskler, Avrupa ekonomisinde bir yavaşlama ve turizm gelirlerinde bir azalma en önemli riskler arasında sayılıyor. Bu alanlarda yaşanabilecek herhangi bir olumsuzluğun ekonomiyi yeniden daha yüksek bir enflasyon patikasına itmesi mümkün tespitiyle devam ediliyor.

Yurtiçinde ise dolarizasyonun yüksek seyrediyor olması ve önümüzdeki dönemde yatırımcıların döviz ve altın gibi varlıklara yönelmesi ihtimali, kur üzerindeki kontrolü zorlaştıracak temel unsurlar olarak öne çıkmakta. Şirketler kesiminin döviz cinsi borçluluğunun oldukça yükselmiş olması da bu borçların döndürülmesinde yaşanabilecek olası güçlüklerin temel bir kırılganlık alanı olabileceği de metinde vurgulanıyor. IMF her ne kadar Merkez Bankası’nın kur müdahalelerini kurda oynaklığı azaltarak dezenflasyona katkı sunduğu için olumlu görse de bu müdahaleler sonucunda TL’nin aşırı değerlenmesinin ileride sert bir kur şoku riskini artıracağını not etmekten de kaçınmıyor. Bunlara ek olarak değerlendirme, enflasyonun orta vadede tek haneye düşmesinin mümkün olmadığını da teslim ediyor.

Tüm bunlara karşı IMF’nin önerdiği politika seti ise klasik neoliberal reçeteden herhangi bir sapma göstermiyor. Enflasyondaki düşüşün sınırlı kalmasını toplam talebin yeterince baskılanmamasına bağlayan IMF daha sıkı para ve maliye politikaları salık veriyor. Örneğin, kredi genişlemesinin halen çok yüksek olduğu öne sürülerek reel faizlerin daha yüksek olması ya da en azından faiz indirimlerine ara verilmesi ve para politikasının diğer unsurları kullanılarak daha fazla sıkılaştırılmaya gidilmesi öneriliyor. Maliye politikası tarafında da benzer bir çerçeve sunuluyor. Daha fazla vergi toplanması, enerji sübvansiyonlarının kaldırılması, zorunlu olmayan kamu yatırımlarının yavaşlatılması ve emeklilik sistemine yapılan kamu katkısının azaltılması öneriliyor.

Enflasyonun temel nedenini “aşırı talep” olarak gören bu ezbere yaklaşım, Türkiye’nin kronik cari açığını, dışa bağımlı sanayi yapısını, şirketlerin fiyatlama gücünün oldukça yüksek olduğu oligopol yapılı piyasaları, tarımda yaşanan çöküşü ve diğer yapısal sorunları tamamen görmezden geliyor. Özellikle belli alanlarda yaşanan yüksek enflasyonun, örneğin gıda ve barınma, aşırı talepten değil arz kısıtlarından kaynaklandığı oldukça açıkken hâlen “aşırı talep” varsayımına dayalı analizler üzerinden sıkı para ve maliye politikaları önerilmesi sadece teorik bir yanlışlık değil aslen ideolojik bir tutum olarak karşımıza çıkıyor. Hele ki bu yaklaşımın üretim, istihdam ve gelir dağılımı üzerindeki olumsuz etkilerini göz önünde bulundurduğumuzda. 

Bu da bizi IMF’nin olmazsa olmaz maddelerinden biri olan ücret artışlarının sınırlandırılması meselesine geliyor. Metin bir kez daha ücretlerin geçmiş enflasyona göre değil, hedeflenen enflasyona göre belirlenmesi gerektiğini savunuyor. Bu da reel ücretlerin baskılanması demek. Önümüzdeki günlerde asgari ücret artışının hedeflenen enflasyon oranı civarında tutulmaya çalışılacağı zaten genel beklenti. 2025’e girerken de ücret artışlarının sınırlı tutulmasıyla çalışanların reel ücretleri baskılanmaya devam etmişti. IMF metninin ücret artışlarının sınırlandırılmasını ve kamu harcamalarının azaltılmasını önerirken bir yandan da gelir ve servet eşitsizliklerindeki artışa dikkat çekmesi ise okuyanlara biraz tuhaf gelebilir. Fakat bu bir çelişki değil. IMF yaklaşımında ücretlerin baskılanmasıyla yaratılan yoksulluk, sonrasında sosyal yardımlarla düzeltilebilecek kaçınılmaz bir maliyet olarak görülür. Nitekim bu metin de yoksullara sosyal yardım yapılmasından daha fazlasını önermiyor. Bütçe açıklarındaki düşüş devam ederse, 2026-27’de GSYH’nin yüzde 1’i kadar bir mali alan yaratılabileceği ve bunun yoksullara harcanabileceğinin belirtilmesi de seçim takvimiyle uyumlu bir öneri olarak okunabilir. Tabii bu yoksullara yardım önerisinin yapısal yoksulluğu çözmeye yönelik hiçbir unsur içermediği açık. 

Buna rağmen, işgücü piyasalarının merkezinde olduğu yapısal reformların gerekliliği ise her zamanki gibi tekrar ediliyor. IMF’nin işgücü piyasalarında yapısal reformdan kastettiğinin istihdam ilişkilerinin daha da esnekleştirilmesi, iş güvencesinin zayıflatılması ve işten çıkarmaların kolaylaştırılması olduğu biliniyor. Metnin sonlarına doğru mülkiyet haklarının daha güçlü bir biçimde korunması ve yargının bütünlüğünün sağlanmasının uzun vadede verimlilik artışına katkı verebileceği gibi muğlak bir ifadenin dışında değerlendirmede siyasi gelişmelerin ekonomik etkilerine pek değinilmemiş olması da dikkat çekici.  

Kısacası, sermayenin kârlarını ve finansal getirileri koruyan bu çerçeve, Şimşek politikalarıyla bire bir örtüşüyor: Faizleri yüksek tut, büyümeyi ve istihdamı ikinci plana at, kamu harcamalarını kıs, vergileri artır, reel ücretleri baskıla. Yine de dezenflasyondaki sınırlı başarıya karşın Türkiye ekonomisinin hâlâ hem iç hem dış şoklara karşı kırılgan olduğunun IMF tarafından da tespit edilmesinin önemli olduğu söylenebilir. Ama başlıktaki soruya geri dönersek, IMF’nin Türkiye’yi övmesinin ana nedeni, yeterince sert bulmasalar da tam da IMF yaklaşımı ile uyumlu politikaların devrede olmasıdır. Özellikle de yabancı yatırımcılara yüksek getiri sunan yüksek faiz politikası, geniş kesimler üzerindeki vergi yükünü artıran maliye politikası ve reel ücretlerin mümkün mertebe bastırılması konularında. 

Leave a comment