Özgür Orhangazi
16 Ağustos 2025
Geçen haftaki yazıda büyük şirketlerin lojistikten üretime, pazarlamadan fiyatlamaya kadar her alanı büyük bir titizlikle planladığını, planlamanın aslında kapitalist üretim tarzının ayrılmaz bir parçası olduğunu vurgulamıştım. Kapitalist işletmelerin yaptığı planlama doğası gereği, kâr, pazar payı ve büyüme hedeflerine odaklanır. Buna karşın kamu eliyle yapılacak planlama, eğer sermaye gruplarının değil, toplumun geniş çoğunluğunun ihtiyaç ve taleplerini esas alırsa, kamucu, eşitlikçi ve demokratik bir işlev kazanabilir.
20. yüzyılın tarihi ister Sovyet tipi sosyalist deneyimlerde ister Türkiye ve benzeri ülkelerdeki kapitalist kalkınma planlarında olsun, planlamanın üretim artışı, sanayileşme ve yapısal dönüşüm açısından ne denli etkili bir araç olduğunu gösteriyor. Ancak bu deneyimler aynı zamanda, planlamanın sınırlarına ve demokratik katılım mekanizmaları olmadığında ortaya çıkabilecek sorunlara da işaret ediyor. O yüzden, planlamayı soyut bir biçimde savunmaktan ziyade; neyin, nasıl ve kim tarafından planlanacağını tartışmak gerekiyor.
Örneğin, Türkiye ekonomisinin en temel yapısal sorunlarından biri döviz açığıdır. Bu sorunun yüksek faizlerle ya da kamusal varlıklarının satılmasıyla çözülmeye çalışıldığı her örnek, ekonomiyi daha kırılgan ve bağımlı bir noktaya sürüklemiştir. Oysa dış açık sorununun çözümü, belirli alanlarda üretim kapasitesinin artırılması ve ithalata bağımlılığın azaltılmasıyla mümkündür. Bu da ancak üretken kamu yatırımlarını, dış ticaret politikalarını ve istihdam hedeflerini eşgüdüm içinde ele alan orta ve uzun vadeli bir planla gerçekleşebilir.
Ekonomi büyürken geniş toplum kesimlerinin yoksullaştığı, temel ihtiyaçlara erişimin giderek zorlaştığı bir tabloyla karşı karşıyayız. Örneğin, bugün hâlâ bir barınma krizi yaşanıyorsa, bu yalnızca piyasaların işleyişinin değil, aynı zamanda plansızlığın bir sonucudur. Ekonominin yıllarca inşaata dayalı büyümesine ve ülkenin betona gömülmemiş yeri kalmamasına rağmen bu krizin ortaya çıkması, planlamanın yokluğunu çarpıcı biçimde ortaya koymaktadır.
Benzer şekilde, bir yandan üniversite mezunu sayısının bir yandan da diplomalı işsiz sayısının artması, plansızlığın ciddi bir kaynak israfına yol açtığını göstermesi açısından önemlidir. Oysa doğru planlama hem toplumsal ihtiyaçları hem de istihdamı merkezine alan bir kamu yatırım stratejisini mümkün kılabilir.
Her ne kadar Türkiye’de hâlen adı “kalkınma planı” olan belgeler hazırlanıyor olsa da bunlar büyük ölçüde piyasacı bir çerçevede şekilleniyor. Zorunlu yönlendiriciliği olmayan bu belgeler, kamusal yönlendirme kapasitesinden yoksun oldukları ölçüde gerçek bir planlama aracı olmaktan uzak; daha çok temennilerle dolu kapsamlı bir liste niteliği taşıyor. 2024-2028 dönemini kapsayan 12. Kalkınma Planı’nın içerdiği hedeflerin büyük bölümü piyasa mekanizmalarının inisiyatifine bırakılmış durumda. Plan, kalkınmayı kamusal yatırım, istihdam ve üretim seferberliği üzerinden değil; “yatırım ortamının iyileştirilmesi” gibi özel sektöre yönelik hedeflerle tanımlıyor. Bu yönüyle de üretim yapısındaki kırılganlıkları giderme ya da dışa bağımlılığı azaltma gibi yapısal hedefler konusunda güçlü bir yönlendirme ve araç seti sunmaktan oldukça uzak. Dolayısıyla, her ne kadar plan adı verilmiş olsa da 12. Kalkınma Planı da önceki örneklerde olduğu gibi, kamunun yönlendirici rolünü dışlayan, bağlayıcılığı zayıf ve büyük ölçüde piyasa dostu bir politika çerçevesine sıkışmış durumda.
Öte yandan, gerçek anlamda bir planlamanın yapılabilmesi için sağlam ve güncel verilere dayalı bir altyapı şarttır. Türkiye’de ekonomiye dair bazı temel istatistiklere duyulan güvenin zayıflığı ve girdi-çıktı tablolarının oldukça uzun bir süredir güncellenmiyor olması, bu açıdan önemli bir sorun olarak karşımızda durmaktadır. Güncel ve güvenilir veri olmadan, üretim yapısındaki bağımlılık ilişkilerini ve sektörel bağlantıları doğru biçimde analiz etmek mümkün değildir.
Son olarak şunu vurgulamakta fayda var: Planlamayı yalnızca teknik bir araç olarak görmek yanıltıcı olur. Çünkü mesele yalnızca planlamanın mümkün olup olmadığı değil, planlamanın nasıl bir siyasal-toplumsal çerçevede yapılacağıdır. Toplumcu ve demokratik bir planlama için kritik olan, karar alma süreçlerinin şeffaf, katılımcı ve hesap verebilir olmasıdır. Aksi hâlde planlama, bürokratik bir yönetim pratiğine dönüşebilir ya da sermaye gruplarının çıkarlarını düzenleyen bir araç hâline gelir. Oysa bugün ihtiyacımız olan şey, geniş toplum kesimlerinin ihtiyaç ve taleplerini merkeze alan, kolektif karar alma süreçlerine dayalı bir planlamadır. Bilgi ve iletişim teknolojilerindeki gelişmeler de bu sürecin daha katılımcı, yatay ve denetlenebilir biçimlerde örgütlenmesini mümkün kılmaktadır.
Planlama ve kamuculuğa yönelik gelecek en büyük eleştiri kamunun verimsiz olacağı, kamu işletmelerinin iktidar(lar)ın arpalığına dönüşeceği ve yolsuzluğa sebep vereceği olacaktır. Türkiye’deki verili ortamda kamu, uzunca bir süredir iktidar partisi ile özdeşleşmişken bu tür bir eleştirinin yersiz olacağını söylemek mümkün değildir. Ancak bu durum, kamuculuğu toptan reddetmek yerine, kamu yönetiminin hangi kurumsal, siyasal ve toplumsal mekanizmalarla güçlendirilebileceğini tartışmayı zorunlu kılıyor. Kamuda ve planlamada verimlilik ve hesap verebilirlik, doğru kurumsal yapılanma ve demokratik denetim mekanizmalarıyla sağlanabilir. Dolayısıyla planlamanın toplumsal karşılık bulabilmesi için, yalnızca ekonomik değil, siyasal bir dönüşüme de ihtiyaç vardır.
Aslına bakılırsa alternatif bir ekonomi politikası çerçevesinin teknik olarak mümkün olması ile pratikte neye benzeyeceği farklı şeylerdir. Sadece faiz-kur politikalarına odaklanan ve içeriği belirsiz bir “yapısal reformlar gerekiyor” söyleminin eşlik ettiği ekonomi tartışmalarına karşı alternatif ekonomi politikalarının teknik olarak mümkün ve gerekli olduğunu sekiz yazılık bir dizide tartışmış oldum. Ancak alternatif ekonomi politikalarının hayata geçirilip geçirilemeyeceğini belirleyecek olan şey nihayetinde toplumsal güç dengeleri olacaktır.