Neden planlama? -1

Özgür Orhangazi

9 Ağustos 2025

Türkiye ekonomisinin yapısal sorunlarını çözüp toplumun ihtiyaçlarını karşılamaya yönelecek bir ekonomi programının belirli bir planlama perspektifinden oluşturulması gerekiyor. Bu perspektif, kamu yatırımları, döviz dengesini sağlamaya yönelik politikalar, maliye ve para politikaları ile üretim ve istihdam hedefleri arasında koordinasyonu sağlayacaktır. Piyasacı yaklaşım, neredeyse tüm iktisadi kararları kâr amacı güden özel şirketlere bırakmayı savunurken planlama, bu kararları toplumsallaştırmayı ve üretim birimleri arasında iş birliği ve koordinasyonu esas alır. 20. yüzyılın özellikle ikinci yarısı hem üretimin büyük oranda kamusal ağırlıkta olduğu sosyalist ekonomilerde hem de piyasa ekonomisinin hâkim olduğu kapitalist ekonomilerde planlamanın çeşitli versiyonlarının ekonomik istikrarı sağlamak ve uzun vadeli kalkınma ve büyüme hedeflerine ulaşmak amacıyla kullanıldığı bir dönemdi. Sovyet tipi merkezi planlama sisteminin eksiklik ve aksaklıklarının belirginleşmesi ve nihayetinde sosyalist blokun çökmesi ve neoliberal iktisadi düşüncenin hegemonik hale gelmesiyle planlama kavramı bugün büyük oranda unutulmuş, kendisini solda tanımlayan kesimlerce dahi pek tartışılmayan bir kavram haline gelmiş durumda. 

Oysa, Covid-19 pandemi dönemiyle en azından belli alanlarda planlamanın öneminin yeniden anlaşılmaya başlandığı söylenebilir. Tamamen piyasalara bırakılan kritik tedarik alanlarının ne denli kırılgan olduğunun görülmesiyle birlikte birçok ülkede stratejik ürünlerde (örneğin ilaç, tıbbi malzeme, gıda ve yarı iletkenler gibi ürünlerde) kendine yeterliliği hedefleyen planlar gündeme geldi. AB’nin ilaç ve aşı üretimini Avrupa içerisinde tutmayı hedefleyen planları ya da ABD’nin yarı iletkenlerin tedariğinde sağlanan sorunlara karşı CHIPS Yasası ile teşvikleri kullanarak yerli üretimi artırmaya yönelik planları buna örnek sunmaktadır. Bu bağlamda planlama, yalnızca bir kriz yönetimi aracı değil, uzun vadeli stratejik kapasite inşasının da gereği olarak değerlendirilmeye başlandı. 

Benzer şekilde, küresel ısınma ve çevre krizi de piyasanın çözemeyeceği bir sorun olarak uzun vadeli planları kaçınılmaz kılıyor. AB, Yeşil Mutabakat programıyla 2050’ye kadar karbon nötr olma hedefini temiz enerjiye geçiş ve sanayide emisyon azaltılması gibi hedefler doğrultusunda bir plan dahilinde yürürlüğe koyarken, ABD’de 2022’de devreye sokulan Enflasyonu Düşürme Yasası da yenilenebilir enerji ve elektrikli araçlar için yüz milyarlarca dolarlık yatırım planlarını da içermekteydi. Bu çabalar her ne kadar iklim krizine gerçek bir çözüm getirmekten uzak olsa ve son dönemde bu adımların bazıları geri çekilmiş olsa da nihayetinde kamunun yönlendirdiği kapsamlı ve planlı bir dönüşüme duyulan ihtiyacı açık biçimde ortaya koymuş oldu. 

Ancak burada daha önemli olan nokta şu ki “kendi kendini düzenleyen serbest piyasa”nın aslında var olmayan bir kurgu olduğu gerçeği çoğu zaman göz ardı ediliyor. Serbest piyasa ideolojisi, kapitalizmin kendiliğinden işleyen bir arz-talep dengesiyle tüm üretim ve bölüşüm sorunlarını çözeceği inancına dayanır. Ancak gerçek dünyada büyük kapitalist şirketler, bu inancın tersine, üretimlerini merkezi planlarla yürütür. Walmart, Amazon ya da Apple gibi şirketler, kendi içlerinde tam anlamıyla merkezi bir planlama rejimi uygular. Yüz binlerce ürünü, on binlerce tedarikçiyi, binlerce depo ve mağazayı birbirine bağlayan devasa bir bilgi ve karar sisteminden söz ediyoruz. Bu yapıların işleyişi ne bireysel girişimcilik hikâyelerine ne de görünmez el masalına dayanır; tamamen hiyerarşik bir organizasyon, veri analitiği ve algoritmik eşgüdüm üzerine kuruludur.

Örneğin, Phillips ve Rozworski’nin 2019’da yayınlanan ayrıntılı çalışmaları* devasa ölçeklerde planlamanın kapitalizme içkin olduğunu göstermekte. Çalışmanın odağında ABD’nin dev süpermarket zinciri Walmart’ın lojistik dehası, tedarik zinciri koordinasyonu ve kaynak tahsisindeki verimliliğinin nasıl büyük bir planlamaya dayandığı yer alıyor. Aslında dev şirketlerin her biri, fabrikalardan lojistik devlerine, kaynak tahsisini, üretim eşgüdümünü, talep öngörüsünü algoritmalar ve veriye dayalı sistemlerle yürütüyor. Başka bir deyişle kapitalizm, üretimi ve dağıtımı sadece piyasa mekanizmalarına bırakmıyor; kendi içinde hiyerarşik ve merkezi bir planlama düzeni de işletiyor. Kapitalist planlama, bugünün teknolojik olanaklarını en yoğun kullanan alanlardan biri haline gelmiştir. Şirketlerin tedarik zinciri yönetimi, yalnızca ürün taşımayı değil; neyin, nerede ve ne zaman üretileceğini ve hangi fiyattan satılacağını belirleyen bir planlama sistemidir. Bu kararlar, geçmiş satış verilerinden algoritmalar aracılığıyla çıkarılan talep tahminlerine ve stok optimizasyonlarına dayalıdır. Yani burada söz konusu olan şey, serbest piyasa dışında, tam da planlamanın özüne tekabül eden karar mekanizmalarının yoğun bir biçimde işlemesidir.

Kısacası, mesele planlamanın mümkün olup olmadığı değil. Büyük şirketlerin kendisi bunun mümkün ve etkili olduğunu zaten gösteriyor. Ancak sorun şu: Bu planlama kim için ve kim tarafından yapılıyor? Yukarıdaki örnekte Walmart’ın lojistik planlaması toplumsal ihtiyaçları değil, sadece şirketin kârlılığını ve pazar payını gözetiyor. Bu planlamada ne karar alma süreçleri şeffaf ne de kamu yararıyla doğrudan bir ilişki içerisinde. Dolayısıyla planlama meselesinin sadece kaynakların ihtiyaçlar doğrultusunda nasıl verimli bir biçimde kullanılacağına dair teknik bir mesele olmadığını, daha ziyade ihtiyaçların nasıl ve kim tarafından belirleneceğine dair bir mesele olduğunu söyleyebiliriz. Alternatif ekonomi politikaları bağlamında karşımızdaki soru ise Türkiye ekonomisinin yapısal sorunlarını çözmek ve toplumsal ihtiyaçları karşılamak üzere katılımcı bir planlama perspektifinin tartışılması ve geliştirilmesidir. 

The People’s Republic of Walmart: How the World’s Biggest Corporations are Laying the Foundation for Socialism”(Walmart Halk Cumhuriyeti: Dünyanın En Büyük Şirketleri Sosyalizmin Temellerini Nasıl Atıyor?).

Leave a comment