Neden kamuculuk? -1

Özgür Orhangazi

26 Temmuz 2025

Alternatif bir makroekonomik programın üretim ve bölüşüm ilişkilerini piyasanın insafına bırakmaması, bunları toplumun ihtiyaçları doğrultusunda yeniden organize etmesi gereklidir. Bu çerçevede, başta kamusal mallar ve doğal tekeller olmak üzere, kritik alanlarda üretimin toplumsal mülkiyet ve planlama temelinde kamu eliyle yürütülmesi zorunludur. Peki neden böyle bir yönelime ihtiyaç var?

Bugün Türkiye’de nüfusun önemli bir bölümü, temel ihtiyaçlara erişimde ciddi sorunlar yaşamaktadır.  Bunun arkasında sadece ücret artışlarının fiyat artışlarının gerisinde kalması ve dolayısıyla reel ücretlerin erimesi değil, aynı zamanda eğitim, sağlık, ulaşım, barınma, gıdaya erişim ve bakım hizmetleri gibi temel hakların tedarikinin büyük ölçüde piyasaya bırakılması yatmaktadır. Oysa, herkesin belirli mal ve hizmetlere erişim hakkı olduğu, 1948 tarihli Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nde çok açık bir biçimde yer almaktadır. Bildirge’nin 25. maddesi, herkesin kendisi ve ailesi için sağlık ve refahı sağlayacak bir yaşam düzeyine — gıda, giyim, konut ve sağlık hizmetleri dâhil — hakkı olduğunu belirtir. Bu temel insan hakkının piyasaya terk edilmesi, toplumsal hakların değil, bireysel alım gücünün belirleyici olduğu bir yapının ortaya çıkmasına neden olmuştur. Hâlbuki bu alanlarda üretimin kamu eliyle, planlı ve kapsayıcı biçimde sağlanması hem ekonomik etkinliği artıracak hem de toplumsal eşitsizlikleri azaltacaktır.

“Kamusal mal,” bir kişinin kullanımının diğerlerinin kullanımını azaltmadığı ve kimsenin kullanım dışı bırakılmasının mümkün olmadığı türden mal ve hizmetleri tanımlamak için kullanılan bir terimdir. Ders kitaplarında yaygın olarak kullanılan örnekler, savunma, güvenlik, itfaiye, kent temizliği, park ve bahçeler ve benzerleridir. Bu hizmetlerin üretimi piyasaya bırakılamaz çünkü piyasalar bu hizmetleri ne fiyatlayabilir ne de yeterli düzeyde sunabilir. Benzer biçimde, eğitim ve sağlık gibi alanlarda toplumsal fayda, bireysel faydanın çok üzerindedir. Ancak kâr amacı güden özel şirketler bu toplumsal faydayı yani olumlu dışsallıkları dikkate almazlar. Bazı durumlarda ise, örneğin çevre kirliliği veya endüstriyel atıklar gibi olumsuz dışsallıkların maliyeti toplumun üzerine yıkılır. Bu nedenle kamu, bir yandan olumlu dışsallıkları artırmak, diğer yandan ise olumsuz dışsallıkları azaltmak için müdahale etmek zorundadır.  

Doğal tekeller ise yüksek sabit yatırım maliyetleri nedeniyle ortalama maliyetin ancak yüksek ölçekte üretim yapıldığında düşebildiği sektörleri tanımlamak için kullanılan bir terimdir. Bu sektörlerde birden fazla şirket rekabet içerisinde bulunursa hiçbirisi yeterli ölçeğe ulaşamayacağı için üretim verimsiz ve pahalı olacaktır. Ancak tek bir özel şirket tüm piyasaya hâkim olursa da genellikle fiyatlar yükselecek, hizmet kalitesi ve yatırımlar düşecektir. Elektrik, su ve doğalgaz dağıtımı, ulaşım (metro, tramvay, demiryolları, havalimanları), posta ve telekomünikasyon sektörleri bu anlamda doğal tekel özelliği taşıyan alanlardır. Bu sektörlerde üretimin kamunun kontrolünde olması gereklidir. 

Uzunca bir süredir dünyada ve Türkiye’de hâkim olan ve her alanda özelleştirmeyi ve piyasacılığı savunan iktisadi düşüncenin arka planını oluşturan neoklasik iktisat teorisi dahi, pek çok malın piyasalarda etkin bir biçimde üretilebildiğini varsaymasına rağmen, kamusal mallar ve doğal tekeller söz konusu olduğunda piyasa mekanizmalarının yetersiz ve verimsiz kaldığını ve dolayısıyla kamusal üretim için geniş bir alan olduğunu kabul etmektedir. Tabii daha sonra Friedmancı ekolün yükselişiyle bu kabul zamanla geri plana itilmiştir. Bunda Friedman’ın teorik olarak temellendirmese de ordu, polis ve mahkemeler dışında her şeyin piyasaya verilmesi gerektiği yönündeki retoriği oldukça etkili olmuştur

Ancak son dönemde kamusal mallar ve doğal tekeller yeniden gündeme gelmeye başladı. Örneğin, serbest piyasa kapitalizmi yanlısı bir yayın politikası izleyen Financial Times’ta 26 Mayıs 2025’te yayınlanan bir yazı, dijital altyapıların da kamusal mal sayılması gerektiğini vurguluyordu. Gündelik hayatın neredeyse her alanının — haber takibinden vergi ödemeye, sağlık sonuçlarına erişimden seyahat işlemlerine kadar — bu dijital altyapıya bağımlı hale geldiğini belirten yazı, bu altyapının hayati rolü üzerinden, bulut hizmetlerinin giderek birkaç dev şirketin (Amazon, Google ve Microsoft) elinde yoğunlaşmasının ciddi riskler barındırmaya başladığını ve hem devletleri hem işletmeleri hem de yurttaşları sistemsel kırılganlıklara maruz bıraktığını vurguluyor.  Yüksek sabit maliyetler, güçlü ağ etkileri ve ölçek ekonomileri sayesinde zaten avantajlı konumda olan bu şirketler, bununla da yetinmeyip rekabeti engelleyici uygulamalara başvurarak konumlarını pekiştiriyorlar. Dolayısıyla bu alanın kamusal yarar doğrultusunda yeniden yapılandırılması ihtiyacı tartışmaya açılmış bulunuyor. 

Elbette bu tartışmayı yalnızca neoklasik teorinin sınırları veya Financial Times’ın liberal çerçevesi içinde bırakmak niyetinde değilim. Önümüzdeki haftalarda bu meseleyi farklı kuramsal çerçevelerden tartışmaya devam etmeyi planlıyorum. Ancak bitirmeden şunu tekrar vurgulamak gerekir ki; Türkiye’de kaliteli eğitim ve sağlık hizmetlerine erişimin oldukça kısıtlı olmasına ve barınma, gıdaya erişim ve bakım gibi alanlarda krizlerin derinleşmesine rağmen, neoklasik iktisat teorisinin kamuculuk anlayışı kadar bir kamuculuk dahi yeterince gündeme gelmiyor ve tartışılmıyor. Hatta tartışılmaması için elden gelen yapılıyor. Örneğin, sosyal medyada kendisini iktisatçı ya da finansçı olarak tanıtan bazı çok takipçili hesapların piyasacı iktisat teorileri açısından dahi teorik temelden yoksun iddiaları ile gündem işgal ediliyor, zihinler bulandırılıyor. Oysa yaşayadurduğumuz felaketler — depremler, yangınlar, “yenidoğan çeteleri” — yani gerçek bir kamunun yokluğunda ortaya çıkan krizler, birçok alanın piyasaya bırakılamayacağını açık biçimde ortaya koymaktadır. 

Leave a comment